OSTİM Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Murat Ali Yülek: Ar-Ge’den sanayi derinliğine: Türkiye’nin teknolojik kalkınma eşiği
Türkiye’nin kalkınması meselesi, yalnızca daha fazla üretmek veya daha fazla ihracat yapmak ile ilgili değildir. Bugün temel soru şu olmalıdır: Türkiye, üretilen ürünlerde, geliştirmiş olduğu teknolojilerde ve yetiştirdiği insan kaynağı konusunda ne kadar derinleşebiliyor?
Küresel ekonomik boyutta konuya bakarsak rekabetin niteliğinin değiştiğini, ülkelerin refah düzeyinin artmasını veya azalmasını belirleyen ana unsurlar arasında üretim miktarından daha çok teknoloji yoğunluğuna, sermaye birikiminden öğrenme kapasitesine, işletme sayısından nitelikli Ar-Ge ürününe ve ekosistemine doğru kaydığını görüyoruz. İşte tam olarak bu nedenlerden ötürü Ar-Ge, günümüz ekonomilerinde yalnızca teknik bir faaliyet olmaktan çıkmış; sanayi politikaları, insan kaynağı politikaları, teknoloji transferi politikaları, bölgesel kalkınma ve uluslararası rekabet gücü bağlamında stratejik bir kapasite alanı haline gelmiştir. Araştırma geliştirme için yapılan her harcama, yapılan her yatırım, doğru sanayi politikalarının kurgulanması ve etkili bir kamuüniversite-sanayi iş birliği kurulmasıyla desteklendiği zaman, ülkelerin üretim yapısını daha yüksek katma değerli bir düzeye taşıma potansiyeli taşır. 2024 yılı verileri, Türkiye’nin Ar-Ge alanında niceliksel olarak önemli bir ivme yakaladığını göstermektedir.
Ar-Ge Artışı Olumlu; Asıl Mesele Teknoloji Derinliği Türkiye, Ar-Ge alanında yaptığı atılımlar ile son yıllarda yakaladığı ivmeyi özellikle savunma sanayi ve teknoloji yoğun sektörlerde gösteriyor ve haliyle hatırısayılır bir ilerleme kaydetmeye devam etmektedir. TÜİK’in 2024 yılı Araştırma ve Geliştirme Faaliyetleri Araştırması’na göre, gayrisafi yurt içi Ar-Ge harcaması bir önceki yıla göre 274 milyar TL artmış ve 651,8 milyar TL’ye yükelmiştir. Bu rakam, GSYH içindeki Ar-Ge payının 2023’teki yüzde 1,39’dan 2024’te yüzde 1,46’ya çıktığını göstermektedir. Bu oranlara bakarak olumlu bir gelişme olduğu söyleyebiliriz, tabii bu tablonun gerçek anlamı, yalnızca mutlak sayılar ile değerlendirme yapılarak anlaşılamayabilir; bu tabloyu uluslararası karşılaştırmalı bir perspektif ile birlikte değerlendirmek gerekir.

Türkiye’nin Ar-Ge Performansı Küresel Ölçekte Nerede?
OECD verilerine baktığımız zaman meseleyi farklı bir açıdan bakmamızı sağlıyor: Güney Kore aynı dönemde GSYH’sinin yüzde 5,21’ini Ar-Ge’ye ayırmışken, Almanya yüzde 3,34, ABD ise yaklaşık yüzde 3,50 düzeyinde kalmıştır (OECD, 2024). Türkiye’ye baktığımız zaman bu oranın yüzde 1,46 seviyesinde kaldığını görüyoruz. Bu orana ilk baktığımızda, Türkiye’nin uzun vadeli teknoloji üretme kapasitesi açısından olumlu bir yönelime işaret ediyor. Fakat bu gelişme, aynı zamanda yeni bir eşiğe geldiğimizi de ortaya koymaktadır: Artık mesele sadece Ar-Ge harcamasını artırmakla yeterli olmuyor. Ar-Ge harcaması sanayi kapasitesine, patentlere, lisanslama gelirlerine, yüksek teknoloji odaklı ihracat gelirlerine, ölçeklenebilir girişimlere ve nitelikli istihdama dönüştürebilmektir. Türkiye bu oran ile sadece Güney Kore, Almanya ve ABD gibi ülkelerin gerisinde kalmayıp, orta gelir düzeyindeki birçok ekonominin bile gerisinde kalıyor. Bu konuları derinlemesine incelediğim Ulusların Yükselişi kitabımda ele aldığım gibi aslında bu fark bir tesadüf değil; sanayi politikasının uzun vadeli ve tutarlı bir şekilde tasarlanıp uygulanmasındaki yapısal farklılıkların bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

TurkishTime Ar-Ge 500 araştırması, bu büyük tablonun içinde Türkiye’nin en değerli varlıklarından birini görünür kılmaktadır: Ar-Ge’ye yatırım yapan, dünya pazarlarında tutunmayı amaçlamış ve bu yolda sistematik bir strateji izleyen öncü firmalar. Bu öncü firmaların her biri, kendi alanında bir sanayi politikasının mikro ölçekli uygulayıcısı konumundadır. Araştırmanın 13. yılında yayımlanması, sadece bir istatistiksel rapor olmakla kalmayıp Türkiye’nin Ar-Ge kapasitesindeki kümülatif birikimi de belgelemiş olması açısından son derece önemlidir.
Ar-Ge’nin Taşıyıcı Gücü: Özel Sektör, Kamu ve Yükseköğretim Dengesi
Rakamların ötesine geçerek yapısal dönüşümü okumak ve anlamak gerekmektedir. 2024 verilerine baktığımızda Ar-Ge harcamalarının yüzde 64,8’inin özel sektör tarafından yapıldığı görülüyor ve tabii ki bu harcamaların yapılmasında kamusel desteklerin etkisi de önemli bir yer tutuyor. Özellikle Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından Ar-Ge çalışmalarının desteklenmesi için yürütülen; ArGe tasarım merkezleri, teknoloji geliştirme bölgeleri ve teknoloji geliştirme merkezlerinin etkisi son derece önemli. Toplam harcamalar içerisinde yüzde 30,9 gibi önemli bir oran ile yükseköğretim kurumları, yüzde 4,3’ü ise genel devlet sektörü tarafından gerçekleştirildiği görülüyor. Finansman kaynakları açısından baktığımızda ise Ar-Ge harcamalarının yüzde 53,8’i özel sektör, yüzde 30,4’ü devlet, yüzde 12,9’u yükseköğretim, yüzde 2,9’u ise yurt dışı kaynaklar tarafından finanse edilmiştir. Özel sektörün Ar-Ge finansmanındaki yüzde 53,8 oranındaki payı görece güçlü gözükmekle birlikte; Güney Kore ve Almanya’da bu oran sırasıyla yüzde 80 ve yüzde 70 düzeyindedir. Türkiye bu yönde hedef koyarken mutlak suretle üniversite-sanayi iş birliğini derinleştirmesi gereklidir.

2024 yılı verilerinde toplam 310.473 tam zaman eşdeğeri (TZE) Ar-Ge personelinin çalıştığı kayıtlara geçmiş olup; bunların yüzde 67,1’i özel sektörde görev alıyor. Bu oran az önce belirttiğimiz kamu destekleri programlar altında çalışan bireylerin yoğunluğunu da ortaya koymaktadır. Ar-Ge personelinin yüzde 30’u yükseköğretimde istihdam edilmektedir. Ar-Ge merkezlerindeki harcamaların yüzde 89,4’u 250 ve üzeri çalışana sahip büyük girişimler tarafından gerçekleştirilmektedir. Özellikle savunma sanayi ve bilişim sektörü açısından yürütülen projeler ile değerlendirildiğinde Ankara önemli bir konumdadır. Verilere baktığımızda 2024’te toplam Ar-Ge harcamalarının yüzde 27,8’i ve ArGe personelinin yüzde 19,2’si Ankara teknoloji ve yenilik ekosisteminde yer aldığı görülmektedir. İstanbul’un yüzde 33,4 ve yüzde 32,6’lik payla ile lider konumda olduğu bu tabloda, Ankara’nın payının arttırılması hem ulusal hedefler açısından hem de bölgesel bir öncelik olarak görülmelidir. İnsan kaynağı bakımından bu tablo önemli bir ilerlemeyi ifade etmektedir. Ancak Ar-Ge personelinin niteliği, uzmanlık alanı ve sanayinin ihtiyaç duyduğu stratejik teknoloji alanlarıyla uyumu, en az toplam personel sayısı kadar önemlidir. Bu noktada özellikle Ar-Ge odaklı çalışan ekosistemlerdeki yüksek lisans ve doktora düzeyindeki insan kaynağı meselesinin kritik hale geldiğini geliştirilmesi gereken bir konu olarak değerlendirmeliyiz.

Üniversite-Sanayi İş Birliğinde Derinlik:OSTİM Teknik Üniversitesi Modeli
Üniversite-Sanayi iş birliğinin kurumsal bir mimari içerisinde hayata geçirilmesi meselesinde Türkiye’nin belirli bir seviyede deneyimli olduğu, bu önemli bariyerin bir açıdan aşıldığını söyleyebiliriz. OSTİM Teknik Üniversitesi olarak rutin teknoloji transfer faaliyetleri ve ÜSİ çalışmalarına ek olarak sanayicilerimiz ile iş birliğini farklı boyutlara taşımış bulunmaktayız. Bölgemizde faaliyetlerini sürdüren Korucu Makine A.Ş. ile birlikte uluslararası düzeyde sınırlı bir test merkezi olan ve dünyaca kabul gören, IEC 62730 standartı kapsamında bir merkez kurduk. Bu merkezde polimerik izolatörlerin çoklu gerginlik altındaki performansını ölçmek için 5000 saatlik bir test yapıyoruz. Bu test kamunun (TEİAŞ) gözetiminde ve uluslararası geçerlilikte yapılıyor. Dünya genelinde yalnızca 5 ülkede yapılabilen bu testin OSTİM Teknik Üniversite ile birlikte Türkiye’de sadece 3 üniversitede yapılıyor olması kritik bir eşiktir. Zira bu test merkezini kurarak sadece gelir getirici bir faaliyet ile sınırlı kalmıyor, önemli bir akademik bilgiyi ticari bir ürüne dönüştürecek yol haritasını da takip ediyoruz. Yine bölgemiz firmalarından Vectör Bilimsel Test Cihazları A.Ş. ile birlikte; ASTM, ISO ve EN gibi uluslararası standartlara uygun hassas ölçüm ve raporlama imkanı sağlayan Çekme (Tensile) Testi ve Drop (Darbe) Testi başta olmak üzere farklı alanlardaki malzemelerin testlerini yapabilen ve raporlayan bir merkez inşa ettik. Bu iki örnek gibi birçok firmamız ile ortak çalışmalar yürütüyoruz, çıktılarını ticari ürün ve ülkemizin Ar-Ge gücüne etki unsuru olacak projeler olarak iş dünyasının ve akademinin hizmetine sunuyoruz.

Ne var ki ülkemizdeki mevcut yapı; proje bazlı ve dağınık ilişkiler üzerine kurulu olup ölçek ve derinlik kazandırmada yeterli olmamaktadır. Ankara Sanayi Odası tarafından yapılanan önemli bir araştırmanın sonuçları, “Üniversite-Sanayi Etkileşimi: Türkiye’de Derinlik ve Dönüşüm Arayışı” başlıklı rapor ile yayımlandı.
Bu raporda durum verilerle belgelenmektedir. Raporda “derinlik” dört bileşeniyle ölçülmektedir: (1) İleri Derece Üretimi, (2) Araştırma Kapasitesi, (3) Sanayi Finansmanı ve Ortak Proje Hacmi, (4) Ticarileştirme Çıktıları. Bu raporu müteakip bir farklı veriyi incelediğimizde STEM (mühendislik ve fen bilimleri) alanlarındaki yapısal uyumsuzluk meselesine özel bir dikkat göstermek gerekmektedir.Türkiye’de yıllık doktora mezunu sayısı yaklaşık 10.500 düzeyinde olmaktadır. Bu oran Almanya’nın 30.000, ABD’nin 75.000, Güney Kore’nin 15.000 doktora mezunu verdiği oranlara göre mütevazi kalmaktadır. Burada kritik bir diğer sorun, bu mezunların çalıştıkları bilimsel altyapı ve alan dağılımıdır. Türkiye’nin doktora mezunlarının yaklaşık yüzde 20’si mühendislik ve fen bilimleri (STEM) alanından gelmektedir. Güney Kore ve Almanya’da bu orana baktığımızda yüzde 60-70 seviyelerinde olduğunu görüyoruz. Mutlaka sosyal bilimler alanındaki doktora mezunlarının sayısının da yüksek olması önemli bir değer yaratır ancak malzeme mühendisi, veri bilimci, yapay zeka gibi profilleri üretemeyen bir yüksekögretim sistemi, doğal olarak Ar-Ge harcamalarının potansiyel getirisini de kısıtlayan bir profil çizmektedir.
Yüksek Teknolojiye Yönelen Ar-Ge: Fırsatlar ve Sınırlar
OSTİM Teknik Üniversitesi’nin kuruluş felsefesi de tam olarak bu üretim ekosisteminin ihtiyaçlarıyla uyumludur.Üniversitemiz, “sanayinin üniversitesi” yaklaşımıyla akademik bilgiyi sahadaki üretim problemleriyle buluşturmayı, öğrencilerin iş tecrübesi kazanarak mezun olmasını, akademisyenlerin sanayiyle ortak proje geliştirmesini ve teknoloji transferi mekanizmalarının doğrudan ekonomik değere dönüşmesini hedeflemektedir. OSTİM Teknik Üniversitesi olarak bu yapısal boşluğun yarattığı olan soruna somut bir model ile çözüm geliştirmeye çalışıyoruz. OSTİM Organize Sanayi Bölgesini merkez kabul ederek etrafındaki İvedik ve Atisan bölgelerini de kapsayacak bir sanayi bölgesi içerisinde kuruluyuz. Bu bölgeler birbirine çok yakın konumlandığı için toplamda 17.000’den fazla firma ve 200.000’e yakın çalışanın bulunduğu devasa bir sanayi ekosistemi oluşturmaktadır. Bu ekosistemi tam kalbinde, sanayi bölgesinde kurulmuş bir üniversite olarak faaliyetlerini sürdürerek üniversite-sanayi iş birliğine farklı bir boyut kazandırdık. Tabii sadece konumsal özelliğimizle değil, Ar-Ge ve yenilik kavramına olan inancımız, girişimciliğin önemi ve nitelikli insan kaynağının yaparak öğreneceği bir model ile bunu devam ettiriyoruz. Öğrencilerimiz sıkıştırılmış dönemlerde değil, eğitim hayatının neredeyse her anında bu firmalarda iş yeri deneyimi programı kapsamında çalışıyor; akademisyenlerimiz doğrudan bölgemizdeki firmalar ile Ar-Ge projeleri yürütüyor; Teknoloji Transfer Ofisimiz ile KOBİ’lerin inovasyon süreçlerine bazen doğrudan bazen TÜBİTAK, KOSGEB ve AB programılarından fon sağlanarak aktif şekilde dahil oluyoruz. Korucu A.Ş. ve Vectör Bilimsel Test Cihazları A.Ş. isimli firmalarımız ile yaptığımız çalışmalar bu somut çalışmalara örnek niteliğindedir. Bugün Ankara’nın farklı organize sanayi bölgelerinde faaliyet sürdüren işletmelerimizle de somut ve proje odaklı çalışmalar yürütüyoruz. Özetle imalat sanayisinde ve akademide yürütülen Ar-Ge çalışmalarının teknolojik düzeyinin yüksek olmasını, kamusal fon kaynakları ile yenilikçi ve nitelikli yüksek teknoloji ürünler geliştirilmesini hedefliyoruz.

Türkiye imalat sanayinde Ar-Ge harcamalarının teknoloji düzeyine göre dağılımına baktığımız zaman olumlu göstergeler karşımıza çıkıyor. 2024 yılı verilerine göre imalat sanayi Ar-Ge harcamalarının yüzde 46,9’u yüksek teknoloji alanında, yüzde 40,2’si orta-yüksek teknoloji düzeyinde, yüzde 8,2’si orta-düşük teknoloji, yüzde 4,7’si ise düşük teknoloji sektörlerinde gerçekleşmiştir. Yüksek ve ortayüksek teknoloji sektörlerinin toplam payının yüzde 87,1’e ulaşması son derece olumlu ve çıktıları getirisi yüksek olan bir göstergedir. Tabii bu veriyi doğru okumamız gerekiyor. Yüksek teknolojiye yapılan Ar-Ge harcamasının artması demek tek başına yüksek teknoloji ihracatını artıran veya küresel marka üretimini sağlayan, otomatik sıçrama yaratan bir unsur olarak görülmemeli. Ar-Ge harcamasının ürünleşmesi, ticarileşmesi, standartlaşması, sertifikasyon süreçlerinin tamamlanması, fikri mülkiyet ve ihracat kabiliyetiyle eşgüdümlü bir şekilde tamamlanması gerekir.
Sanayileşme Tesadüf Değildir: Güney Kore’den Çıkarılacak Dersler
Ulusların Yükselişi kitabında ayrıntılı biçimde ele aldığım Güney Kore örneği, bu açıdan son derece öğreticidir. Güney Kore’nin başarısı; uzun vadeli planlamalar yapan bir kurumsal yapılanmanın, devlet öncülüğünde yürütülen projelerin, stratejik sektör seçimlerinde getirisi yüksek adımlar atılmasının, teknoloji transferine verilen önemli, Ar-Ge yatırımlarının ve eğitim politikası ile sanayi politikasının bilinçli bir entegrasyona tabi tutulmasının sonucu olduğu görülmektedir. Bu tür ülkeler, sadece üretim kapasitelerini artırmaya odaklanmamış; öğrenen işletmeler yaratmış, teknoloji geliştiren kurumlar tesis etmiş ve ihracatçı sanayi yapıları inşa etmişlerdir.

Tebessüm Eğrisi (Smile Curve) analizi ile belirttiğim üzere, orta teknoloji üretiminde sıkışmış olan ekonomiler katma değerin en düşük olduğu merkeze mahkum kalmaktadır. İmalat sanayinde ArGe harcamalarının yüzde 46,9’unun yüksek teknoloji işletmelerinden gelmesi tabii ki umut veridi ancak hedef bu oranı daha yukarı seviyelere taşımak ve özellikle global ölçekte marka unsuru olmuş işletmelere dönüştürmeye odaklanmalıdır. Küresel değer zincirlerinde en yüksek katma değer, çoğu zaman Ar-Ge, tasarım, marka, yazılım, sistem entegrasyonu ve satış sonrası hizmetler gibi zincirin iki ucunda oluşmaktadır. Sadece montaj veya orta teknoloji üretimine sıkışan ekonomiler ise katma değerin en düşük olduğu merkezde kalma riski taşımaktadır. Türkiye’nin hedefi, bu eğrinin düşük katma değerli merkezinde kalmak değil; Ar-Ge, tasarım, teknoloji geliştirme, fikri mülkiyet ve marka kabiliyetiyle eğrinin yüksek değerli uçlarına doğru ilerlemek olmalıdır.
Türkiye, Güney Kore ve Almanya’nın yapısal göstergeler üzerinden karşılaştırılması, başarı unsurunun sadece Ar-Ge harcaması olmadığını bizlere göstermektedir. Türkiye Ar-Ge/GSYH oranı yüzde 1,46 seviyesindeyken, Güney Kore yüzde 5,21, Almanya yüzde 3,34 düzeyindedir. Özel sektör Ar-Ge payı Türkiye’de yaklaşık yüzde 54 iken, Güney Kore’de yüzde 80, Almanya’da yüzde 70 seviyesindedir. Son yıllarda kamu kaynakları bilinçli bir politika ile iş dünyasının kullanımı için yüksek düzeyde sağlandı, sanayicilerin de bu düzeyi takip eder seviyede Ar-Ge harcamalarını artırması gerekiyor. STEM doktora oranı Türkiye’de yüzde 20 düzeyindeyken, Güney Kore ve Almanya’da yüzde 60’ın üzerindedir. Akademisyen başına düşen öğrenci sayısı açısından da Türkiye’nin yükseköğretim sisteminde nitelik baskısı oluşturan önemli bir yoğunluk bulunmaktadır. Bu tablo, Türkiye’nin önündeki dönüşüm gündemini netleştirmektedir. Ar-Ge harcamalarının artması sevindiricidir; ancak kalkınma etkisi yaratacak olan asıl unsur, bu harcamaların yapısal kapasiteyle desteklenmesidir.
Türkiye İçin Beş Öncelikli Ar-Ge ve Sanayi Politikası Alanı
Türkiye, yükseköğretimde erişim meselesi artık bir sorun olmaktan çıkmış hatta büyük bir mesafe alınmıştır; artık ikinci dalga dönüşüme ihtiyaç vardır. Bu süreçte erişimden derinliğe geçiş yapma ihtiyacımız bir tercih değil zorunluluktur. Üniversitelerin niteliği; bilgiyi üretme, ileri beceriye sahip insan kaynağı yetiştirme, araştırma çıktısını ekonomik (ticari) değere dönüştürme ve bu işlevleri de sürdürülebilir kurumsal kapasiteyle yerine getirme yeteneği olarak yeniden tanımlanmalı ve uygulanmalıdır. Bu yeni dönemde üniversite-sanayi iş birliği performansını protokol sayılarından, etkinlik sayılarından ve proje başvurusu üzerinden ölçükmek yerine; Gerçek performans değerleri ile takip etmeye geçmeliyiz. Burada devreye ortak geliştirilen ürün sayısı, sanayiye aktarılan teknolojiler, ticarileşen patentler, lisans gelirleri, sanayi tarafından finanse edilen doktora çalışmaları, ortak laboratuvar kullanımı, test ve sertifikasyon merkezlerinin niteliği, girişimleşen akademik çıktılar ve ihracata dönüşen teknolojilerle ile ölçülmelidir. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Ar-Ge politikasında beş temel önceliği daha güçlü biçimde ele alması gerekmektedir.
Birincisi; Ar-Ge harcamalarının teknolojik ürün çıktısına dönüşme oranını hızla artıracak tedbirler alınmalıdır. Yapılan harcama tutarlarının büyüklüğü kadar, bu harcamanın ticarileşme başarısı ve üretim etkisi de performans göstergeleri ile izlenmelidir.
İkincisi; Üniversite-sanayi iş birliği sürecini proje bazlı olmaktan çıkaracak, kalıcı kurumsal tedbirler ile işleyen mekanizmalara dönüştürmeliyiz. Ortak kürsüler, çıktıları ürün olan sanayi doktora programları, sektöre de hizmet edecek ortak laboratuvarlar, uygulamalı araştırma merkezleri ve teknoloji transfer odaklı performans sistemleri bu dönüşümün temel araçları olmalıdır.
Üçüncüsü; Doktora eğitiminde STEM ağırlığı artırılmalı ve doktora mezunlarının sanayi sektöründe sadece temel alanlarda değil, STEM alanındaki istihdamını kolaylaştıracak teşvik mekanizmaları hayata geçirilmelidir. İş dünyasının ihtiyaç duyduğu insan kaynağı ile yükseköğretimin yetiştirdiği insan kaynağı arasındaki tam bir uyum olmalı.
Dördüncüsü; KOBİ’lerin Ar-Ge kapasitesi net tedbirler ile güçlendirilmelidir. Türkiye sanayisinin omurgasını oluşturan KOBİ’lerin teknolojik dönüşümleri dijitalyeşil dönüşüm ekseninde takip edilmeli, ileri imalata teknolojilerine yönelmeleri sağlanmalı, test ve sertifikasyon süreçlerinde uluslararası düzenlemelere karşı uyumları sağlanmalı ve Ar-Ge ekosisteminin tabana yayılması açısından kritik önemdedir. OSTİM gibi sanayi bölgeleri, bu dönüşüm için doğal uygulama sahaları olup, yürütülen çalışmalar odak alınarak Türkiye geneline yayılmalıdır.
Beşincisi; Ar-Ge desteklerinin sadece “başvuru – hibe – kredi” üçgeni arasına sıkışmış bir mekanizma olmaktan çıkarılarak, sanayi politikasıyla uyumlu bir teknoloji derinleşme aracı olarak tasarlanmalıdır. Akademinin bu alanda vereceği desteklerin oranının artırılması, uygulama yönteminin kolaylaştırılması sağlanarak, firmaların akademisyenlerden alacağı desteklerde zorlayıcı büyük fon kaynakları yerine küçük destek sistemleri ile erişim sağlanması. Destekler sağlanırken; stratejik sektör seçimi, yüksek katma değerli ürün, teknoloji transferi, ihracat potansiyeli olan ürünler ve nitelikli istihdam üretme kapasitesiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin Önündeki Tarihsel Eşik
Türkiye’nin 2024 Ar-Ge verilerine baktığımız zaman, umut verici bir tablo olduğu görmekteyiz. Fakat bu tabloyu kalıcı kalkınma başarısına dönüştürmemiz gerekiyor ve bunu sağlayacak unsur, Ar-Ge harcamasının büyüklüğünden ziyade, bu harcamanın stratejik sektörlerde öğrenme, üretim, ihracat ve teknoloji bağımsızlığı üretme kapasitesidir. Kalkınma odaklı sanayileşme tarihinin gösterdiği gibi hiçbir ülke tesadüfen sanayileşmemiştir. Sanayileşme; bilgi, beceri, sermaye, kurum, girişimci, insan kaynağı ve politika kapasitesinin uzun vadeli biçimde birlikte inşa edilmesiyle gerçekleşmiştir. Bugün Türkiye’nin önünde benzer bir tarihsel eşik bulunuyor. Savunma sanayinde yaşanan gelişme sivil alanı da tetiklemiş, özellikle belirli alanlarda olumlu gelişim süreçleri ürüne dönüşür olmuştur. Bugün dijitalleşme, yapay zekâ, yeşil dönüşüm, savunma teknolojileri, biyoteknoloji, enerji sistemleri, mobilite, yarı iletkenler ve ileri imalat alanlarında küresel olarak yeni bir rekabet dönemi başlamıştır. Yaşanan çatışmalar ve pandemi ile birlikte bu unsurların etkilerinin ne kadar kritik olduğunu da görüyoruz. Bu dönemde başarılı olacak ülkeler, teknolojiyi satın alanlar değil; teknolojiyi öğrenme yetisine sahip, hızlı bir şekilde uyarlayan, bu uyarlamalar ile geliştiren, standarda dönüştüren ve ihraç eden ülkeler olacaktır.
Türkiye’nin güçlü sanayi altyapısı, genç ve dinamik insan kaynağı bu süreçte fark yaratacak bir bileşendir. Gelişen Ar-Ge ekosistemi, üniversite-sanayi iş birliğinde görece yaşanan artış, iş dünyasının akademik çıktıya bakış açısının olumlu yönde değişmesi bu hedef için önemli bir zemin sunmaktadır. OSTİM bölgesel kalkınma modeli ise bu zeminin sahadaki karşılığını göstermektedir: Üretimin içinde konumlanan bir üniversite, üniversite ile farklı alanlarda iş birliği sağlayan KOBİ, kümelenme mantığıyla ortak hareket eden sanayiciler, teknoloji transferiyle desteklenen girişimciler ve kalkınma hedefiyle yönlenen politika aklı.
Üniversiteler, sanayi kuruluşları, kamu kurumları, organize sanayi bölgeleri, teknoloji transfer ofisleri, teknoparklar ve girişimcilik yapıları aynı kalkınma mimarisi içinde buluşturulabildiği ölçüde Türkiye yalnızca daha fazla üreten değil; daha derin üreten, daha yüksek katma değer yaratan ve küresel teknoloji rekabetinde daha güçlü konumlanan bir ülke olacaktır.
Kaynak ARGE 500 Araştırması
Not: Bu analiz, Prof. Dr. Murat Ali Yülek ve Dr. Gökhan Topal tarafından hazırlanmıştır.
