Turkishtime AR-GE 250


ANTAKYA ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİ

Turkishtime Dergi

Antakya OSB, ülke ve bölge kalkınmasına katkı sunmaya devam ediyor

Antakya’nın lokomotif sanayi merkezlerinden biri olma hedefiyle yola çıkan Antakya Organize Sanayi Bölgesi, üretim kalitesi ve gerçekleştirdiği ihracat miktarlarının yanı sıra çevreye duyarlılığıyla da dikkat çekiyor. Kendi enerjisini yenilenebilir enerjiden sağlayarak farkını ortaya koyan bölge, 2023 yılında 300 tesiste 30 bin kişilik istihdama ulaşmayı hedeflerken bu vizyon çerçevesinde 1 milyar dolarlık ihracat yapan bir bölge olmayı da planlıyor.

Kurulduğu günden bu yana ülke ve bölge kalkınmasına önemli katkılar sağlayan Antakya OSB, bulunduğu konum itibarı ile özellikle ihracata yönelik yatırımlar için hem hammadde, hem mamul akışını sağlayacak mükemmel bir kavşak konumunda.  Ağırlıklı olarak tarımsal gıda, makine ve metal sektörlerinin yer aldığı bölgede; tohumculuk, iplik boyama, çelik boru imalatı, yağ işletmeleri, makine imalathaneleri, gıda, boya imalatı, metal sanayi, tekstil, sabun imalatı, yem sanayi ve otomotiv sanayi alanında faaliyet gösteriliyor.

2. etap çalışmaları 2021 yılında

2001 yılında tüzel kişilik kazanan Antakya OSB’de tüm altyapı çalışmaları tamamlanırken genişleme çalışmaları çerçevesinde 498 dönüm büyüklüğündeki 1. etap da tamamlandı. Geri kalan 870 dönüm büyüklüğündeki 2. etapta ise çalışmaların 2021 yılı içerisinde yapılması hedefleniyor. Toplamda 203 hektar büyüklüğe ulaşan Antakya OSB’de 129 hektar alan sanayicinin hizmetine 100 adet sanayi parseli olarak sunuluyor. Antakya OSB’deki parsellerin tamamı yatırımcılara tahsis edilirken bu parsellerin üzerinde Aralık 2019 tarihi itibarıyla 74 tesis üretimde, 16 tesis inşaat aşamasında, 10 tesis proje safhasında bulunuyor. Bölgede faaliyet gösteren firmalarda 2 bin 200 kişi istihdam ediliyor.  

Antakya OSB, Hatay Havaalanı’na 12 kilometre, Reyhanlı Cilvegözü sınır kapısına 48 kilometre, İskenderun Limanı’na 35 kilometre, İskenderun Demir Çelik Fabrikası’na 54 kilometre, Yumurtalık Serbest Bölgesi’ne 70 kilometre mesafede yer alıyor. 

Antakya OSB’de yatırımcılara tüm hizmetler Bölge Müdürlüğü bünyesinde çalışan 44 personel ve 12 araç ile kesintisiz olarak verilirken ‘doğalgaz’, ‘atık su arıtma tesisi’, ‘Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimi’ alanlarında hizmet sağlanıyor. 2 milyon dolara mal olan doğalgaz altyapı yatırımının finansmanı Antakya OSB bütçesinden karşılanırken ilk etapta 9 firma tarafından kullanılmaya başlanan doğalgazı kullanan firma sayısı şuan itibarı ile 14 oldu. Günlük 800 metreküp kapasite ile Haziran 2015’te hizmete giren atık su arıtma tesisi fiziksel, kimyasal ve biyolojik olarak Antakya OSB’nin tüm atık suyunu arıtarak çevreye temiz su bırakıyor. Tesis, 24 saat vardiya usulü ile 5 personel tarafından işletiliyor. 2013 yılı Ocak ayında hizmete giren Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimi’nde ise 5 iş güvenliği uzmanı, 3 doktor ve 1 hemşire çalışıyor. Antakya OSB’de bulunan toplam 52 firmaya 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu kapsamındaki tüm hizmetler ücretsiz olarak veriliyor. Bu hizmetler dışında bölgede ayrıca elektrik dağıtım, su dağıtım, çöp toplama, peyzaj, yol temizliği gibi hizmetler de sunuluyor.

Bölgenin 2018 yılında toplam elektrik tüketimi 46,5 milyon KiloWatt/saat (kWh) ve doğalgaz tüketimi ise 2,85 milyon Standard metreküp (Sm3 ) olarak gerçekleşti. Son 5 yılda ortalama her yıl yüzde 15 artan elektrik tüketim miktarı, 2018 yılında yüzde 5,25 azalırken 2019 yılının ilk 10 ayında tüketimde yaşanan düşüş yüzde 5 oldu.

ANTAKYA OSB, YATIRIM İKLİMİNDE BAHARI BEKLİYOR

Suriye başta olmak üzere Orta Doğu ile yaşanan sorunlardan etkilenen Antakya ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durumdan dolayı yatırım iklimini kaybeden Antakya OSB, bu süreç öncesinde birçok yatırımcının ciddi bedeller ödeyerek yer almak istediği bir bölge iken, bugün gelinen noktada yatırımcılarla ilgili önemli sorunlar yaşıyor. Bu anlamda Antakya OSB’nin lokomotif sanayi merkezlerinden biri haline gelebilmesi için başta Suriye olmak üzere komşularla olan ilişkilerinin stabilize edilmesi ve iyileştirilmesi bekleniyor.

Üretim kalitesi, ihracatı, çevreye duyarlılığıyla kendi enerjisini yenilenebilir enerjiden sağlayarak ülke ve bölge kalkınmasına önemli katkılar sağlayan Antakya Organize Sanayi Bölgesi, bulunduğu konum itibarı ile özellikle ihracata yönelik yatırımlar için hem hammadde, hem mamul akışını sağlayacak mükemmel bir kavşak konumunda. Ağırlıklı olarak tarımsal gıda, makine ve metal sektörlerinin faaliyet gösterdiği bölgede, Aralık 2019 tarihi itibarıyla 74 tesis üretimde, 16 tesis inşaat aşamasında, 10 tesis de proje aşamasında bulunurken burada 2 bin 200 kişiye de istihdam imkânı sağlanıyor. 2023 yılında 300 tesiste 30 bin kişilik istihdama ulaşmayı hedefleyen Antakya Organize Sanayi Bölgesi, bu vizyon çerçevesinde 1 milyar dolarlık ihracat yapan bir bölge olmayı planlıyor.

ERCAN GEGEZ: Öncelikle herkese hoş geldiniz demek istiyorum. Bugün burada ortak akıl toplantımızın moderatörlüğünü yürütüyor olacağım. Bu, Halkbank ve Turkishtime’ın iş birliği ile düzenlenen 24’üncü Organize Sanayi Bölgesi Ortak Akıl Toplantısı. Bugüne kadar çok sayıda OSB’nin önemli sorunlarına dokunan toplantılar gerçekleştirdik. Eminim ki, burada da sizlerin sayesinde önemli konuları ele alacağız. Biraz sonra sizlere Ortak Akıl Toplantımız ile ilgili bir takım kurallardan bahsedeceğim ama ondan öncesinde Antakya Organize Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Tahsin Kabaali’ye bizleri burada ağırladıkları için, Halkbank KOBİ Pazarlama 2. Daire Başkanı Sayın Özer Torgal’a da böyle bir toplantının düzenlenmesine vesile oldukları için teşekkür ediyoruz. Şimdi çok kısa bir açılış konuşması yapmaları üzere sözü Tahsin Bey’e ve ardından Özer Bey’e veriyoruz.

TAHSİN KABAALİ: Öncelikle herkese katılımlarından dolayı teşekkür ediyorum. Diğer taraftan Turkishtime ve Halkbank’a da böylesine faydalı bir toplantıyı düzenledikleri için teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Bu toplantının Antakya Organize Sanayi Bölgesi için ciddi sonuçlar getirmesini ümit ediyorum. Sözlerime güzel bir haberi sizlerle paylaşarak başlamak istiyorum. 15 aydan bu yana daralan elektrik enerji tüketimimiz Ekim ayı itibarı ile anlamlı bir yükselişe geçerek yaklaşık olarak yüzde 15 civarında arttı. Bunu şu açıdan önemsiyoruz; biz karma bir OSB’yiz ve Türkiye’nin ekonomisi ile aynı çizgide ilerliyoruz. Türkiye’nin ekonomisinin daraldığı bir dönemde bizim de enerji tüketimimiz azalıyor ya da sanayi üretim endeksi arttığında biz de aynı şekilde artış kaydediyoruz. Bu, karma bir OSB olmamızın avantajı. Bu gelişmeyi sizlerle burada paylaşmak istedik. Umarım bu gelişme ilerleyen dönemlerde de artarak devam eder. Kötü günler geride kaldı diye ümit ediyor, üretim artışlarının ülkemize hayırlı sonuçlar getirmesini diliyorum. 

ÖZER TORGAL: Halkbank olarak Antakya’da üçü şehir içerisinde 10 tanesi de ilçelerde olmak üzere toplam 13’ü şube ile hizmet veriyoruz. 2018 yılında sektörde yüzde 14 civarında olan nakdi kredi payımızı, bu yıl yüzde 16’lara kadar çıkardık. Bu dönemde sektör genelindeki nakdi kredilerde binde 5’lik bir büyüme varken biz yüzde 5’lik bir büyüme kaydettik. 

Son bir yılda ülkemiz hem bankacılık hem ekonomi hem de dış ilişkiler anlamında çok ciddi sıkıntılar yaşadı. Üç kamu bankası olarak elimizden geldiğince piyasayı, esnafımızı ve tüm sektörleri her anlamda destekledik. Söz konusu desteğimizi sürdürmeye devam edeceğiz. İlgili dönemde sektörün ya da piyasanın ihtiyaç duyduğu finansmanı destek haline getirdik ve siz sanayici ve KOBİ’lerin kullanımına sunduk. Şu anda önemli olan ve belki sizlerin de yakından takip ettiği çeşitli desteklerimiz var. Bunlardan ilki; yatırım ve işletme kredisi olarak piyasaya sunulan “enflasyona endeksli ivme kredisi”. İkinci olarak da “istihdam destek paketi”ni hizmete sunduk. Biliyorsunuz, enflasyon bu ay 8.55 olarak açıklandı. Bu, enflasyonda bu yıl görebilecek en düşük rakam olabilecektir. Belki önümüzdeki dönem, geçen senenin baz etkisi ile bir artış yaşanacak. O yüzden ivme kredisinin de bu ay için en düşük faiz oranlarına sahip olduğunu belirtmek istiyorum. İhtiyacınız olması halinde şubelerimiz ile irtibata geçerek bu kredilerden kolaylıkla yararlanabilirsiniz. 

Toplantının herkese hayırlı olmasını diliyorum.

ERCAN GEGEZ: Toplantımıza çok genel bir soru ile başlamak istiyorum. “Antakya Organize Sanayi Bölgesi’nin öncelikli sorunları ve çözüm önerileriniz” nelerdir desem, bana neler söylemek istersiniz?

AYKUT ÖZBUĞDAY: Firma olarak Antakya Organize Sanayi Bölgesi’nin ilk yatırımcılarından biriyiz. 2002 yılından bu yana faaliyet gösterdiğimiz alanda yatırım yaparak gelişmeye çalışıyoruz. Antakya Organize Sanayi Bölgesi ile ilgili sizlerle paylaşmak istediğim iki önemli sorun başlığı olacak. Bunlardan bir tanesi; lojistik, bir diğeri ise insan kaynağı. Bulunduğumuz nokta itibarıyla biz ağırlıklı olarak tarım ürünleri üzerine çalışıyoruz ama OSB’nin geneline baktığımızda yükte ağır, pahada hafif şeyleri değerlendirdiğini görüyoruz. Burada navlun, en önemli faktör olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin biz yıllık ortalama 40-50 bin ton mal getiriyoruz. Hesapladığınızdan 90-100 bin ton navlun bedeli ödemek durumunda kaldığımızı görüyoruz. Bu bizim için ciddi bir maliyet anlamına geliyor. Yaptığımız ürünün maliyet hesabına baktığımızda yüzde 5 ile 10 arasında bir navlun bedeli ödediğimizi görüyoruz, bu da bizim için ciddi bir maliyet kalemi. Öncelikle bu sorunu aşmamız şart. Diğer yandan bir demir yolu ağının mutlaka olması gerekiyor. Demir yolu ağında buradan İskenderun’a kadar olan hattı değerlendirmek belki zor olabilir. Onun detayı ayrıca görüşülebilir. Nurdağı bağlantılı olacak şekilde bir demir yolu oluşturulabilir. Aslında baktığımızda demir yolu ağının oluşturulması, Antakya ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile arasındaki ticareti de artıracak bir faktör. Antakya Organize Sanayi Bölgesi bir toparlama lojistik merkezi olabilir. Bu, ticarette bölgeye ciddi avantaj sağlayacak bir adım olarak karşımızda duruyor. Diğer bir konu da; dediğim gibi mesleki eğitim her zaman şart ve hepimizin o alandaki ihtiyacı sanırım bitmiyor. Sürekli bir insan kaynağına ihtiyacımız söz konusu. Bu anlamda mesleki eğitimde iyileştirilmeler yapılmasını bekliyoruz.

ERCAN GEGEZ: Bu kadar işsizliğin olduğu bir ülkede insan kaynağı problemi, daha doğrusu nitelikli insan kaynağı probleminden bahsediliyor. Peki, bunun dışında başka sorunlara parmak basmak isteyen konuşmacılarımız var mı?

BİLGEHAN HAKAN: Tüm Türkiye’de olduğu gibi Antakya OSB’de de kalifiye eleman konusunda ciddi bir problem söz konusu. Bölgede dış ticaret eleman açığı çok fazla. Ne yazık ki, mesleki anlamda üniversitelerin dört senede öğrencilere veremediği eğitimi biz üç ayda vermeye çalışıyoruz. Buradaki en büyük sorun, üniversitedeki hocaların bizim ne istediğimizi bilmemesinden kaynaklanıyor. Öncelikle hocalarımızın bize gelip, ihtiyaçlarımızın neler olduğunu anlaması gerekiyor. Dış ticaret bölümünden mezun olan bir öğrenci, Dahilde İşleme Rejimi’nin ne olduğunu, e-ihracat faturasını nasıl kesmesi gerektiğini bilmiyor. Aslında sorunun temeli; bu öğrenciye eğitim veren öğretmenin bunu bilmemesi ile başlıyor. Bu anlamda öncelikle hocaların bize gelmesi, ihtiyaçlarımızın neler olduğunu anlaması ve öğrencilere verecekleri eğitimlerde bunları dikkate alması gerekiyor.

ERCAN GEGEZ: Bahsettiğiniz sorun, sadece dış ticaret ağırlıklı bir şekilde mi ilerliyor?

BİLGEHAN HAKAN: Evet şu anda belirttiğim özellikle dış ticaret ağırlıklı. Ben şu anda otomotiv sektöründeyim ve bu sektöre filtre imal ediyorum. Bu noktada en büyük eksiğimiz; dış ticaret uzmanı. Özellikle İskenderun’da dış ticaret elemanı bulmakta zorluk yaşanıyor. Bu bölümden mezun olan çok sayıda öğrenci var ama taleplerimizi karşılayabilecek öğrenci oldukça az. Bu noktada da sorunları açıklamanın yanında, çözüm önerilerini de birlikte ortaya sunmak önemli. Üniversitedeki hocalarımızın gelip, sanayide staj yapması, bizim ne istediğimizi öğrenmeleri gerekiyor. Her şeyden önce şunu yapsalar bile bizler için yeterli olacak; web de bulunan iş ilanlarımıza bakıp (kariyer net, secret cv vs.) mühendislik bölümünde istenilen özellikler takip edilsin ve verilen dersler buna göre düzenlensin. Çünkü sektörde istenilen özellikler belli. Artık bir mühendisin autoCAD kullanması bize yetmiyor. Planlama programını (MRP) kullanabilen mühendislere ihtiyacımız var. Okullarda MRP diye bir ders yok. Bizim artık sadece autoCAD’e ihtiyacımız yok. İnsan kaynaklarında en büyük sorunumuz bu. İnsan kaynaklarına çözüm önerisi olarak üniversitelerimiz farklı alanlarda kendi isimlerini değiştirsinler diyoruz. Yani İskenderun Teknik Üniversitesi’ne ihtiyaç yok, tekstil üniversitesine ihtiyaç var. Bu nedenle de adı Tekstil Üniversitesi olmalı. Aynı şekilde otomotiv üniversitesine ihtiyaç var, bu nedenle de adı Otomotiv Üniversitesi olmalı. O üniversitenin dış ticaret bölümü de, mühendislik bölümü de baştan aşağı otomotiv ile ilgilenmeli. İnsan kaynaklarında yapılması gereken üç maddeyi ben bu şekilde sıralayabilirim. 

ERCAN GEGEZ: İstanbul’daki bazı üniversitelerde gördüğüm bir model var. Sektör dersleri açarak sanayicileri ve o alandaki uzman kişileri getirip, sektör ve üniversite ilişkileri çerçevesinde sanayicinin öğrencileri ders bazında yetiştirmesini sağlıyor. Bu bölgede böyle bir iş birliği yok mu?

TAHSİN KABAALİ: İnsan kaynakları, tüm ülke sanayisinin önemli bir sorunu ama bizim de kendi özelimizde bir sorunumuz söz konusu. Bizler de şirketler olarak ölçek itibarı ile çok profesyonel olan iş gücünü burada istihdam edemiyoruz. Bu anlamda bir ölçek sorunumuz bulunuyor. Türkiye’nin büyük ihracatçı ve sanayicileri arasında yer alan firma sayımız maalesef son derece sınırlı. Yetişmiş elemanların beklentilerine cevap verebilme anlamında şehir olarak gerideyiz. Yani şehir olarak birinci ile ikinci lig arasında bir yerlerdeyiz. Bir de bunun üzerine eğitim sistemindeki sorunlar eklendiğinde, iş gücü anlamında ciddi bir sorunsal yaşıyoruz.

“Antakya OSB’nin öncelikli sorunları nedir?” diye sorarsanız; “En büyük sorunumuz, Suriye başta olmak üzere Orta Doğu ile yaşamış olduğumuz sorunlardan etkilenen şehrimizin ve ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik durumdan dolayı yatırım iklimini kaybetmiş olması” derim. Biz yatırım ikliminin kaybolmadığı 2011 yılında yani Suriye olayları başlamadan önce birçok yatırımcının çok ciddi bedeller ödemek suretiyle yer almak istediği bir OSB iken bugün geldiğimiz noktada maalesef yatırımcılarımızla ilgili çok ciddi sorunlar yaşıyoruz. Şu anda yer tahsislerimizi yapmış durumdayız ama henüz yatırımcıların, yatırımlarının dönüştürülmesi noktasında çok ciddi zaman aksamaları söz konusu. Mevzuatlar çerçevesinde bu süreçler ilerliyor ama bugün Antakya OSB’de bulunan 100 tane yatırımcının ortalama 10 bin kişilik istihdam yaratması gerekirken biz hala 2 bin 500 kişiyiz. OSB’de tam kapasite ile çalışan işletme sayısı 25-30 dolaylarında. Bunların 15-20 tanesi eksik kapasite ile belli dönemlerde çalışırken, 20-25 tanesi proje aşamasında, 15-20 tanesi de henüz proje hazırlık süreci içerisinde. Orta Doğu’da yaşadığımız bu problemler olmasaydı Antakya OSB, lokomotif sanayi merkezlerinden biri haline gelebilirdi. Ve halen de gelme potansiyeli taşıyor ama bizim bir an önce Orta Doğu’daki meselemizi çözmemiz gerekiyor. Normal şartlarda Türkiye’de yaşanan krizlerden en az etkilenen bölgelerden biriyiz ama Orta Doğu krizinde en ağır yaraları biz aldık. 

Diğer taraftan yatırımların artması; hem enerji tedarik maliyetlerimizi hem hizmet ve üretim maliyetlerimizi hem de diğer alanlardaki çalışmalarımızı göreceli olarak daha da iyileştirecek. 

Bu durum belki de insan kaynağımızı yetiştirmeye yönelik kendi okulumuzu da daha rantabl hale getirecek.

ERCAN GEGEZ: Suriye krizini bir kenara koyduğumuzda bir yatırımcıyı burada yatırım yapmamaya sevk eden başka bir etken var mı? Yeni yatırımcı buraya neden gelmiyor?

AYHAN KAHRAMAN: Antakya Organize Sanayi Bölgesi’nde yatırım yapabilecek yer maalesef yok. Bazen yatırımcı bir anlık karar veriyor ve o zaman da yatırım yapabilecek parsel bulunamıyor. Eğer mevzuat değiştirilirse ve aynı parselde iki üç ayrı yatırımcının yatırım yapmasına izin verilirse -ki bu şu anda mümkün değil- bu Antakya OSB için bir artı olur. Çünkü az önce Tahsin Başkanın da bahsettiği gibi bazı parsellerde hacim olarak çok büyük olan, bir kısmı kullanılan, bir kısmı kullanılmayan parsellerin varlığı söz konusu. Farklı yatırımcılar parsellere bu şekilde girmek istemiyor. Bu konuda bir mevzuat değişikliğine gidilirse yani iki farklı yatırımcı aynı yerde yatırım yapabilirse, bununla da ilgili önümüzde duran handikabı aşmış oluruz.

YUSUF AKEMOĞLU: Antakya Organize Sanayi Bölgesi’nde yatırım yapmaktan kaçınmanın nedeni; burada bir tesisi yapmak kadar bir harfiyat maliyetinin de ciddi oranlara varmasından kaynaklanıyor. Antakya OSB’deki arazi yapısından dolayı, bir firmaya arsayı düzenlemek 1 milyon dolara mal olabiliyor. Firmalar da böyle bir maliyeti göze almak yerine başka bir yerde tesis kurmayı tercih ediyor.

ENİS NURAYDIN: Bilgehan Bey’le aynı dönemde okuldan mezun olduk. Hiçbirimiz de mezun olur olmaz belirli yeteneklere sahip olmadık. Bu aslında üniversite-sanayi iş birliğinin devreye girmesi ile çözüme kavuşacak bir konu. Bilgehan Bey çok doğru bir noktaya parmak bastı. Tahsin Bey’in söylediği Orta Doğu krizi, biraz daha makro ölçekte bir sorun. Biz bu bölgesel krizi tenzih edemeyiz. Bu da lojistik fiyatlarını etkileyen bir mevzu. Bizim pazarımız Rusya ve Kazakistan diyelim, biz TIR’larımızı İran’dan da geçiremiyoruz. Suriye ve Irak’la olan sorunları da eklediğimizde sorunlu olduğumuz hat 3-4 bin kilometrelik bir alana tekabül ediyor. Bu durum da navlun bedellerinin artmasına neden oluyor. Az önce Antakya’nın tarihinden söz edildi. Antakya’da bulunan müzeyi ziyaret ederseniz, orada her medeniyete ait paraların olduğunu göreceksiniz. Burada kurulu olan her medeniyetin değil, çevredeki her medeniyetin parasını göreceksiniz. Bu, Antakya’da medeniyetlere dair bir sirkülasyonun olduğunu bizlere gösteriyor. Ama şu an Antakya’da bu sirkülasyon sağlanamıyor. Mesela; İstanbul, Ankara ve İzmir gibi iller her yerden yatırımcı alabiliyor. Bizim maalesef böyle bir şansımız yok. Burada makro ölçekteki sorunları çözmek, ardından da az önce bahsedilen sorunlara eğilmek çok daha anlamlı olacak. 

ERCAN GEGEZ: Şimdi bir de işin tam tersinden olaya bakalım. Bir yatırımcı Antakya OSB’ye neden gelmeli? Burayı diğer bölgelerden ayıran, yatırımcı için avantaj teşkil eden yönler neler?

AYHAN KAHRAMAN: Olaya biraz daha yabancı yatırımcılar açısından bakmak istiyorum. Biliyorsunuz burada Suriye konusuna mecburen girmemiz gerekiyor. Bildiğiniz gibi Suriye’deki çok sayıda tüccar iş insanı özellikle Gaziantep, Şanlıurfa ve Hatay gibi yakın illere geldi. Bu yatırımcılar daha çok kendi ülkelerine, kültürlerine, dillerine yakın olan şehirlerde ikamet etmek istedi ve o şehirlere yatırım yapıyorlar. Şu anda Antakya OSB’de birkaç tane Suriyeli yatırımcının olduğunu biliyoruz. Buraya yatırım yapmayı düşünenler de var fakat yer olmadığından dolayı sıkıntı yaşanıyor. 

TAHSİN KABAALİ: Enerji sadece maliyet yönünden değil, süreklilik yönünden de önemli bir konu ve şehrimizde çok ciddi enerji kesintileri söz konusu. Antakya OSB, hem enerji sürekliliği açısından hem de enerji kesimi açısından şanslı bir bölge. Şehrin diğer bölgelerinde yaz-kış her dönemde çok uzun süreli elektrik kesintileri ile karşılaşılabiliyor. Özellikle de şehrimiz 500 bin göçmen aldıktan sonra gerekli altyapılar sağlanamadığı için çok ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalıyor. Diğer taraftan doğal gaz maalesef şehrimizin her yerinde bulunmuyor. Halen merkez ilçelerimizde bile doğal gazımız yok. Yatırımcılarımızı ise yaklaşık olarak üç yıldır doğal gaz ile buluşturmuş durumdayız. Doğal gaz da işletmelerimiz için ciddi bir avantaj barındırıyor. 

AYKUT ÖZBUĞDAY:  Yatırımlarımızı neden Şanlıurfa, Manisa ya da Tekirdağ’da yapmıyoruz da Antakya OSB’de yapıyoruz? Antakya OSB’de sektörel bazda çok fazla çeşitlilik olduğunu söyleyemeyiz. Bölgede metal işleme ve metal ağırlıklı, biraz da tarımsal sanayi ağırlıklı bir yapının söz konusu olduğunu görüyoruz. Ben burada lojistik anlamda bir değerlendirme yapacağım. Lütfullah Bey burada ürettiği makineyi yükleyecek, Rusya’ya ya da Afrika’ya gönderecek ve yine ciddi bir navlun külfeti ile karşı karşıya kalacak. Bizim en önemli avantajımız, limana çok yakın olmamız. Dolayısıyla limanın iyileşmesi Antakya OSB’ye de bir avantaj sağladı. Ancak deniz yoluyla gidemediğiniz ve demir yoluyla gitmemiz gereken de çok büyük bir coğrafya var. Bu nedenle de demir yolu önemli bir ihtiyaç. 

Öte yandan biraz önce insan kaynaklarından bahsedildi. Bölgenin sosyo-ekonomik seviyesinin de biraz toparlanması lazım ki, biz de elimizdeki insan kaynağını tutabilelim. 

LÜTFULLAH BAKIR: Uzun zamandır takip ediyoruz, Amerika ve Avrupa’da sürekli bir parasal genişleme var ama bu bir şeye çözüm getiremiyor. Burada hep üniversitelerde verilen eğitimlerden bahsettik. Aslında bize, daha kaliteli eğitimler veren meslek liseleri ve bu meslek liselerinden mevzun olan yaratıcı gücü olan gençler lazım. Bu işin asıl temeli, eğitim sistemi. Biz de asıl sıkıntı orada başlıyor. Sınırsız bir eğitimci kadromuz ve sınırsız bir mühendisimiz var. Ama bunların arasında nitelikli olanlara baktığımızda bu sayının son derece az olduğunu görüyoruz. Bunların arasında yetişmiş eleman oranı son derece az. Bu nedenle gençleri artık sanayide yetiştiriyoruz. 

Kendi işim için söylemek istiyorum; CNC makineler alanında yatırımlar yapıyoruz. 10 milyon euro’luk makine alıyoruz ama bu makinenin başında çalıştıracak eleman bulamıyoruz. Bu elemanları Bursa ve İstanbul gibi şehirlerden getiriyor ve yüksek maaşlarla istihdam ettiriyoruz. Bazen bunlar da çözüm olmayabiliyor. Burada sorunların çözüm yollarını kendimize bağladık ama esasında tüm bu sorunlara devletin çözüm getirmesi gerekiyor. Bu konuda ciddi bir yol haritasının çıkarılması önemli. Bazı alanlarda desteklenen ürünlerin olması lazım. Az önce bahsedildi, gerçekten çok ciddi navlun bedelleri ile karşı karşıyayız. Bizim buradaki en büyük sıkıntımız, devletin tavrının net olmaması. Bu anlamda ciddi bir şey belirlenip, bunun üzerine gidilmesi gerekiyor. Belli ki istediği kadar kredi verilsin bu firmaların birçoğu maalesef ayakta kalamayacak. Mevcut durum, kredilerle belli olan bir sonu ertelemekten fazlası değil. Bu noktada, dönüp biraz da kendimize bakmamız gerekiyor. Mesela tarımda bir değerlendirme yapıldığında; 100 yıldır mısır ekip aynı ürünü ürettiğimizi görüyoruz. Bu noktada biraz daha farklı ürünlere yönelmemiz gerekiyor. Bu alanda önümüzde İsrail, Hollanda, İspanya örnekleri var. Bu noktalarda iyileştirmeler yapıp, değişime gitmek artık şart. Devletten destek beklemekle kalıcı çözüm noktasına varacağımıza inanmıyorum. Bu noktada devletin de tavrını net bir şekilde ortaya koyarak herkesi kurtaramayacağını bilmesi lazım. Burada ciddi emekler harcayan firmalar var. Biraz daha önünü görebilen ileriye gidebilecek firmaları göz önünde bulundurarak, teşviklerin buna göre verilmesi gerekiyor. Yani sektörel bazlı bir planlamanın yapılması gerekiyor.

EROL ELÇİ: Biz de burada firma olarak CTP boru üzerine üretim yapıyoruz. Bu boruları yurt içindeki sulama projelerinin ihtiyacına sunarken başta Orta Doğu olmak üzere farklı ülkelere de ihraç ediyoruz. Tabii ki Suriye krizinin de bize olan etkileri yadsınamaz. Gerek nakliye yollarımıza olan etkisi gerekse ülkenin bize direk müşteri olması nedeniyle bu kriz bizi son derece olumsuz etkiledi. Antakya OSB’deki sanayiciler olarak birbirimizi çok iyi tanımıyoruz. Bu anlamda daha yakın ilişkiler içerisinde bulunulması insanların birbiriyle bilgi paylaşımı içerisinde olması gerekiyor. Çünkü hepimiz farklı ülkelere gidiyor, oralarda kendi alanımız ile ilgili konuları takip ederken diğer firmaları ilgilendiren konularda da zaman zaman karşılaşıyoruz. Dolayısıyla böyle bir bilgi ağının oluşması, OSB üyeleri içerisinde faydalı olur diye düşünüyorum. Diğer taraftan kamu kurumları ile OSB’deki sanayicilerin ilişkisinin yakın olması gerekiyor. Bu konuda da bir takım eksikliklerin olduğunu görüyoruz. Diğer katılımcılar da ifade ettiler; üniversitemiz ile en azından bizim firmamızın şu ana kadar hiçbir etkileşimi olmadı. Tabii ki bu konuda bizim de eksik yanlarımız söz konusu ama üniversitelerden de bu konuda bize bir dönüş olmadı. Üniversitelerle olan sorunlarımızı açık bir şekilde ortaya koyan platformların oluşturulması önem arz ediyor. Gelinen noktada gerek kendi aramızda gerek kamu kurumlarıyla gerekse de üniversitelerle bilgi paylaşımı açısından bir eksikliğin söz konusu olduğunu düşünüyorum. Bu noktada çözüm önerileri getiren daha açık platformların oluşturulmasının son derece faydalı olacağını düşünüyorum.

ERCAN GEGEZ: Dönüş olmadı derken siz bu konuda herhangi bir adım attınız mı? Bir talebiniz söz konusu oldu mu? 

EROL ELÇİ: Hayır bu konuda bizim bir talebimiz olmadı ama belki OSB müdürlüğümüzün önayak olması gerekiyor. Mesela bu masa etrafında bulunmamız bana göre son derece değerli. Burada fikirlerimizi ifade edebiliyoruz. Bu tür toplantıların kamu kurumlarıyla ve üniversitelerimizle de periyodik olarak düzenlenmesinin taraflar için faydalı olacağını düşünüyorum.

ERCAN GEGEZ: Bu noktada Antakya OSB Başkanımız Sayın Tahsin Kabaali’ye söz düşüyor sanırım...

TAHSİN KABAALİ: Antakya Organize Sanayi Bölgesi olarak üniversite ile iki ayrı konuda çalışıyoruz. Bunlardan bir tanesi Teknokent, bir diğeri ise Teknoloji Transfer Ofisi. Üniversitenin yaklaşımı; “Ben çoğunluk hissesi olan yüzde 51’den vazgeçmem” ise başlangıçta bürokrasi devreye girmiş oluyor. Bunun üzerine belediyeleri ve diğer yapıları da eklediğiniz zaman oran; yüzde 60-70’lere çıkıyorsa, sanayicilere çok az bir pay kalıyorsa ve hakimiyet kontrol her şey sistematik olarak üniversiteye bırakılmışsa, orada bir şey yapma şansınız olmuyor. Hal böyle olunca da sanayici olarak orayı hareketlendirerek, domine edemiyorsunuz. Çünkü ortada bürokratik bir yapı oluyor. Hatta iki üniversite Teknokent’in yönetimsel yapısında anlaşamadı ve İskenderun’da ikinci bir Teknokent kurulmasına karar verildi. Bir diğer konu da Teknoloji Transfer Ofisi. Bu konuda da hiçbir ilerleme kaydedemedik. Teknoloji Transfer Ofisi’nde sürekli bir değişim söz konusu oldu. Türkiye’de bir üniversite tarafından güzel bir çalışma yapılıyor ve bu diğer üniversiteler tarafından duyuluyor ama hiçbir araştırma yapılmadan yani söz konusu üniversite ilgili alanda nasıl ilerleme kaydetmiş, vardığı noktaya nasıl gelmiş konusunda araştırma yapılmadan hemen aynı projeyle ilgili adım atılıyor. Kopyalama yöntemiyle ilerleniyor. Bu kopyalama yapılırken de eksik kopyalama olduğu için diğer bir üniversitenin elde ettiği başarı seviyesine ulaşılamıyor.

Bizim ülke olarak en önemli sorunlarımızdan bir tanesi katma değer üretmeye yönelik teşvik edilmiyor olmamız. Bizler de firma olarak bir yıldan beri konserve üretimi gerçekleştiriyoruz. Türkiye’nin en büyük teneke üreticisi firma ile geçen hafta görüşmek için gittik. 400 milyon euro cirosu ve 15 fabrikaya sahip olan bir firma. Böylesine büyük bir firma bile dünyada kabul gören alüminyum tenekeyi maalesef hala üretemiyor. Yani hala anlayışımız en ucuzu, en seri üretimi gerçekleştirmek yönünde, ortada bir katma değer yok. Türkiye’de ilk 50 arasında yer alan büyük sanayiciler katma değer üretmeye yönelik bir anlayış içerisinde değilse geriye kalan on binlerce işletmeyi bu işe yani katma değerli üretim anlayışına nasıl kanalize edeceksiniz. Lütfullah Bey’in söylediklerine şu anlamda katılıyorum. İmkanlarımız sınırsız değil. Bu noktada bizim bir takım stratejik tercihler yapmamız, tercihlerimiz doğrultusunda da kaynaklarımızı kanalize etmemiz gerekiyor. Her bölge, her şeyi yapmak zorunda değil artık. Türkiye’nin uluslararası piyasalarda rekabet gücünün olabileceği sektörlerin olması gerektiğini düşünüyorum. Yani uluslararası arenada hangi sektörlerde rekabet edebileceksek o sektörlere yönelmek gerekiyor.

EROL ELÇİ: Bizim ovamız son derece verimli bir ova. Ancak sürekli aynı ürünler ekiliyor ve ürün çeşitliliğimiz yok. Bu konuda da yine az önce değindiğim gibi iletişim eksikliğinden kaynaklı bir durum söz konusu. Oradaki çiftçilerimiz ile buradaki yatırımcılarımızı buluşturacak ortak platformlar ile daha katma değerli ürünler üretebiliriz. Bunların burada işlenmesinin bizler için çok değerli olacağını düşünüyorum. Bizler burada yatırımcı olarak çiftçiler de üretici olarak ortak platformlarda buluşulabilir ve onların tercihlerini de göz önünde bulundurarak ürün farklılaşmasına gidilebilir. 

Buraya yakında sulama projeleri geliyor. Bu anlamda verimin çok daha artacağını düşünüyoruz. Diğer yandan Suriye ve Irak hemen yanı başımızda duruyor. Ve bunların gıda ihtiyaçları var. Bu da bizim için ciddi bir pazar potansiyel anlamına geliyor. Bu anlamda katma değerli ürünler üretmemiz ve bunları burada işleyecek tesisleri kurmaya ihtiyacımız var diye düşünüyorum.

ERCAN GEGEZ: Söylediklerinizden şöyle bir şey anlıyorum; çok büyük kahve firmalarının tedarikçilerine kahveyi yetiştirmede yardımcı olduğu gibi siz de krediden ziyade know-how, teknik bilgi ile “bana bu iş nasıl daha kaliteli yapılırı öğret” çerçevesinde bu tür teşviklerin devlet katında daha ön plana çıkması gerektiğini öneriyorsunuz. 

AYKUT ÖZBUĞDAY: Az önce devletin yol göstermesi ile ilgili bir takım konular ortaya atıldı. Bu noktada çok fazla beklenti içerisinde olunmaması gerektiğini düşünüyorum. Burada önemli olan; girişimci ruhu yaşatacak bir ekosistem oluşturmak. Bunu nasıl yaratabiliriz? O gençlere dünyayı takip edebilecekleri ortamlar yaratmak ve eğitimler vermek suretiyle bunu gerçekleştirebiliriz. Tahsin Başkanın dediği gibi burada Teknokent’te kapışıyoruz. Bu noktada biri Teknokent’i, diğeri Teknoloji Transfer Ofisi’ni alarak bu şekilde bir çözüm getirilebilir. Birçok alanda paylaşım noktasında uzlaşırsak çok daha hızlı ilerleriz. 

Yine eğitim konusunda üniversite mezunu bir gencin yıllarca alamadığı eğitimi biz üç ayda vererek, bin bir zahmetle meslek sahibi yapmaya çalışıyoruz denildi. Bu fikre aslında katılıyorum. Üniversite mezunu bir genç ortalama 16 sene eğitim alıyor. 

16 senede alamadığını biz üç ayda vermeye çalışıyoruz. Bunu oturup düşünmek gerekiyor. Yanlış mı? Hayır, ama bu palyatif bir çözümdür. Yeni bir teknoloji gelmiştir, gencin bir temeli vardır, onun üzerine üç ay bir eğitim verirsiniz bu normal. Ama temel olmadan siz o 16 sene eğitim gören insana sanki sıfırdan tekrar eğitiyormuşsunuz gibi ilerlediğinizde bırakın üç-beş ayı, söz konusu meslek üzerinde 1-2 yıl eğitmek zorunda kalıyorsunuz. Çünkü temel çok zayıf. Burada az önce belirtildiği gibi know-how konusu önemli. Bu özel sektör müteşebbisliği ile olur. Özel sektör olarak araştırma anlamında birçok alanda devletin önünde olduğumuza inanıyorum. Dolayısıyla burada devletin yapacağı şey; bir iklimi yaratmak yani regülasyonu yürütmek. 

Devletin haksız rekabeti önleyici düzenlemeler ortaya koyması gerekiyor. Öte yandan da bizlerin de know-how’ı getirdikten sonra bir de çalışan insan kaynağımıza verimlilik fikrini adapte etmemiz gerekiyor. Bu konu hep gündeme gelir ama bunu bir türlü yapamadık; verimlilik denildiğinde bir Alman çalışan dört tane Türk çalışana bedeldir denilir. 

Bir Türk dünyaya bedel diyoruz ama bir Alman çalışan dört Türk işçiye bedel. Katma değer konusunda söylenenlere de katılıyorum şu anda ihracatımızın kilogram bedeli; 2 doların altında biz bunu 8-10 dolarlar seviyesine getirmezsek daha çok tartışır, çok konuşuruz.

ERCAN GEGEZ: Bizim burada konuşacağımız konulardan bir tanesi de kamu-sanayi iş birliği. Aykut Bey’in söylediklerinden hareketle kamu-sanayi iş birliğine ilişkin neler paylaşmak isterseniz?

AYHAN KAHRAMAN: Gençlerimiz üniversiteden mezun olduktan sonra özellikle işletmeler ciddi problemler yaşıyor. Bu anlamda çözüm önerisi aşamasında; altıncı dönemden sonra mühendis adaylarının zamanlarının bir bölümünü derste, bir bölümü de sanayide geçirmesi gerekiyor. Deyim yerindeyse intörn mühendis yetiştirmemiz gerekir. 

Bu durumda hem sanayici öğrenciyi kendi ihtiyaçlarına göre yetiştirmiş olacak hem de öğrenci sahaya inmiş olacak. Yani böyle bir sistem, iki taraf için de fayda yaratmış olacak. Bunu da takip eden bir danışman hoca olursa, işler daha sistemli bir şekilde ilerleyecektir. Yani üniversitedeki hocaların da öğrencilerle birlikte sahaya inmesi gerekiyor.

NAİL GÜVEN: Devletin kurumlarının yatırımcının önünde yer alması yani daha yol açıcı olması gerekiyor. Ama genelde baktığımızda denetleyici rolünü üstlendiğini görüyoruz. Bu denetleyici rolünü de bazen amacını aşarak kullanıyor. Daha çok cezai yaptırımları düşünüyor ve olaya çözümsel yaklaşmıyor. Bir örnek vermek gerekirse; Çevre Müdürlüğü ilk etapta gelip bir denetim yaptığında çevreye zarar verilmesi durumunda bunun cezasını belirliyor. Oysaki bu sorunun çözümünü üretmesi gerekir diye düşünüyorum. Bazen öyle konular vardır ki; çözümsüzdür, onların da ortak akılla bir sonuca bağlanması gerekir. Bu konuda devlet mekanizmasını son derece yetersiz görüyorum. Bir şekilde cezai yaptırımlar üzerine kurulu bir sistem söz konusu.

ERCAN GEGEZ: Çok önemli bir tespitte bulundunuz. Burada devletin yol gösterici bir role sahip olması gerektiğinin altını çizdiniz.

BİLGEHAN HAKAN: Önemli olduğunu düşündüğüm iki tane çözüm önerim var. Üniversite konusunda ben OSB’mizin üniversitedeki tüm bölümlerin listesini isteyip ve bu bölümleri tüm sanayicilerimize dağıtıp, “hangileri ile bir toplantı yapmak istersiniz” diye fikir alıp, ondan sonra bir platformda bir araya gelebilirler. Orada üniversite hocalarımızı toplayıp, “bakın biz şunları bilen vasıflı bir eleman istiyoruz” diyebilirler. Bunu diyerek gerek ders müfredatlarının değişmesini sağlayabilir gerekse de öğretmenlerimiz bu konuda bilgi sahibi değilse onların bize gelip gerekli bilgileri almalarının önünü açacak bir oluşum içerisine girebiliriz. Ve bu şekilde en azından ileriye yönelik kalifiye personel ihtiyacımızı giderebiliriz. İnsan kaynakları alanında çözüm olarak sunabileceğim bu. İkinci bir çözüm önerisi olarak da kamu-sanayici iş birliği konusuna değinmek istiyorum. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kalkınma modelini incelediğimizde en önemli konulardan bir tanesi; devlet çeşitli periyotları -bu periyot altı ay ya da bir yıl olabilir- o sektörün kalkınma periyodu olarak belirliyor. 

Yani “2020 yılının ilk altı ayı otomotiv sektörüne ait” deyip, devletin tüm organlarını bu konu üzerine yoğunlaştırıyor. Çünkü her sektörün kendine özgü spesifik sorunları, ihracat artırması için yapması gerekenler, hammadde tedarik problemleri var. Bunları bizim bu toplantıda çözüme kavuşturabilmemiz günlerimizi alır. Kafanız karışık bir şekilde acaba hangisine dokunmalıyım diyerek bu masadan gidersiniz. Ama zaman periyotlarına bölerek, sektörlere göre bir ayrım yapılarak tüm organları sektörlere göre yoğunlaştırırsak ciddi ilerleme kaydederiz diye düşünüyorum.

ŞAFAK MURAT SÖZER: Bence gündemin en önemli konusu kamu-sanayi iş birliği. Bu masada oturan arkadaşlarımın çoğu 1999 yılında Antakya OSB’de metrekaresi 3 dolardan parsel alarak yatırım yapmış sanayicilerden oluşuyor. Öncesinde Antakya OSB diye bir yer zaten yoktu. Kamu yardımları ve teşvikler bölgenin yatırım hacmini artıracak önemli bir unsur.  Hatay bölgesi güney ve kuzey olarak ikiye bölünmüş bir durumda. Bir taraftan liman, demir yolu ve her türlü lojistik imkânlar varken Amanoslar’ın diğer tarafında paralı otoyol bile kesiliyor. Antakya OSB yeterince desteklenen bir bölgede değil. Firmamız yüzde 100 İtalyan ortaklı ve burada bilinçli olarak yatırım yapmış bir firma değil. Hateks’in ortaklığı ile kurulmuş, tüm dünyada tanınmış bir firmayız. Lojistik sebeplerden dolayı şu an düşündüğümüz şey; Hatay bölgesinde mi, yoksa Çorlu bölgesinde mi devam edelim? Aslında bu çok önemli bir problem değil. Psikolojik engel gibi görünen, Amanos Dağları’na yapılması planlanan tünel ile bu mesafe, 20 dakika gibi kısa bir süreye düşecektir.

DOĞAN SAMSUM: Özellikle verilen kredilerde, bu kredileri kimlerin hak edip, kimlerin hak etmediği noktasında detaylı incelemelerin yapılması gerektiğini düşünüyorum. Hak eden ile hak etmeyenin aynı sınıfa alınmaması gerekiyor. Ben çıraklıktan yetişmiş bir sanayiciyim. Demirin d’sini bilmeyen biri, çıraklıktan yetişen biriyle aynı kefeye konuluyor. Bunları bizzat ben kendim yaşadım. Çalıştığı sektörde başarılı olamayacak profildeki insanlara öncelik sağlanarak kredi veriliyor. Bu önceliğe, sadece kredi anlamında değil her alanda rastlıyoruz.

ERCAN GEGEZ: Bu noktada topu hemen Aziz Bey’e atıyoruz.

AZİZ ARSLAN: Şimdi öyle bir durumla ile karşılaşıyor, önümüze öyle bir resim geliyor ki... Bizde kağıdın gösterdiği ile realite genellikle birbirini tutmuyor. Ve sistem de maalesef bu kağıdı görüyor. Aslında biz sistemi realiteye yaklaştırmak için çaba sarf ediyoruz. Özellikle şubelerimizden şunu istiyorum; kredi teklifi yaptığınızda, müşterimizin muvafakatı olması halinde firmanın ve firma ortaklarının mal varlığı dökümünü mutlaka alın ve bunu referans olarak kullanın. Sisteme onları da ekleyelim ki, “bakın elimizde şöyle de bir güç var, sadece kağıda bakmayın” diyebilelim. Meşhur bir sözümüz vardır, “silah çıktı mertlik bozuldu” diye. Bizde de sistem ön plana çıktıkça maalesef inisiyatif azalıyor. Bu noktada sanayiciler, sahip oldukları mal varlığına dair dökümleri bizimle paylaşmakta bir mahsur görmezlerse, bizim de oyun alanımızı biraz daha genişletmiş olurlar. Elimizi bu anlamda güçlendirmeye ihtiyacımız var. Gaziantep Bölge müdürlüğümüze bağlı 4 il bulunmakta ve genel olarak firmalarımızın özkaynakları düşük. Bir tarafta bakıyorsunuz firmanın ortak finansmanı var yani patron parayı koymuş, ama firmanın ortağı firmaya borç vermiş gibi gözüküyor. Hal böyle olunca bunu öz kaynak gibi kabul edemiyorsunuz. Dolayısıyla sanayicilerin biraz daha finansman tarafına kafa yormalarında fayda var diye düşünüyorum.

YUSUF AKEMOĞLU: Nitelikli iş gücü bulmakta zorluk yaşayan sanayici, diğer taraftan eğittiği elemanları da bir süre sonra elinden kaybediyor. İşten ayrılmalar oluyor ve bunun üzerinde bir de çalışan işverene dava açıyor. Yasalara da baktığınızda işverenin yanında olmayan bir yönetmeliğin söz konusu olduğunu görüyoruz. İşçiler karşısında biz her zaman bir sıfır geriden geliyoruz. Devlet bunun önlemini almazsa biz sanayicilerin işi gerçekten son derece zor... İş mahkemelerindeki sürecin adil olmasını istiyoruz. İşçi tabii ki korunmalı, biz bunun aksini söylemiyoruz ama işveren de korunmalı. Kanunlarda değil ama kararlarda bir takım sıkıntılar söz konusu. 

EROL ELÇİ: Bir hukukçu olarak bu noktada birkaç cümle söylemek isterim. Yusuf Bey’e kesinlikle katılıyorum. Maalesef işverenler iş davalarında bir sıfır mağlup başlıyorlar. Bu davaları kazanma şansı hiç yok. Biz tabii ki işçinin hakkı yensin demiyoruz. Toplantıda da bu konunun gündeme gelmesi bence son derece isabetli oldu. Özellikle hakemlerimizin bu konu ile ilgili önyargılı yaklaşmamaları, işverenleri potansiyel suçlu gibi göstermemeleri gerekiyor. Yasalarımız esasında adaletli karar vermeye uygun bir yapıda ancak uygulamada maalesef ki hakkaniyetli kararların çıktığını göremiyorum.

ERCAN GEGEZ: İş kanunu reformu aslında hükümetimizin masasında duruyor, bu herkesin farkında olduğu bir konu. Sanayicinin bu konu ile ilgili çok büyük sıkıntı yaşadığı herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bilgehan Bey siz de mi mevcut yasalar yetersiz diyorsunuz?

BİLGEHAN HAKAN: Evet tam da bunu söylüyorum. Çok ufak bir örnek vermek istiyorum. Sizden ayrılmış üç tane personel, sizden ayrılacak bir tane personele şahitlik yapabiliyor. Şu an var olan sistem, işçinin şahitliğini kabul ediyor ama işverenin şahit göstermesini kabul etmiyor sadece, yazılı belge sunmasını istiyor. Bir kere işveren olarak buradan kaybediyoruz. İşverenin bir başka çalışanı şahit olarak göstermesini de kabul etmiyor. İşten çıkan bir eleman “ben şu kadar saat mesaiye kaldım” diyor, halbuki kalmamış. Biz zaten tazminat ödemelerini, maliyetlerimize ekliyoruz, bu konuda herhangi bir sıkıntımız yok. Asıl sorunumuz; işçilerin çalışmadığı saatlerin tazminatını istemesi. Fakat avukatlar, bizim aleyhimize dava açmaları için işçiyi yönlendiriyor. İş kanunu reforme edilmezse, hepimiz yatırım değil biraz daha nasıl işçi çıkartabiliriz onu düşünmeye başlayacağız. Şu anda hiçbir şekilde yeni yatırım yapamıyoruz. Yeni yatırım demek, yeni istihdam demek. Yeni istihdam demek, başınıza yeni sıkıntıları almak demek.

ERCAN GEGEZ: O zaman ben parametrelerimizden birini “İş Kanunu Reformu” olarak belirliyorum. Hukuk dışında Antakya’yı geleceğe taşıyacak parametreler neler olabilir?

AYKUT ÖZBUĞDAY: Az önce devletin OSB’ye katkısı ne olmalı, ne olmamalı diye konuştuk. Aslında devletin vereceği en büyük destek; uygun iklimi yaratmak. Bizim Altınöz Enek’te İhtisas Hayvancılık Organize Sanayi Bölgemiz var. Bu OSB’nin de 100-120 milyon TL gibi bir kaynağa ihtiyacı var. Bunlar yapılmadan bölgenin kalkınmasını bekleyemeyiz. Devletin buradaki girişimciye gereken ortamı hazırlaması çok önemli. Devlet sanayicilere uzun vadeli yer tahsis etmeli, ondan sonrasını da girişimci yürütmeli. 

AZİZ ARSLAN: Bence Antakya OSB’yi geleceğe taşıyacak en önemli konulardan biri lojistik. Kahramanmaraş’ta çalışırken tekstilciler pamuğu Amerika’dan alır, Mersin’deki limana getirirdi. Amerika’dan Mersin’e geliş için 10 TL bir navlun bedeli ödüyorlarsa, sadece Mersin’den Kahramanmaraş’a aynı ürünü taşımak için 6-7 TL öderlerdi. Yani kara yolu ile taşımacılık yapmanın sanayiciye ciddi bir maliyeti var. Antakya, Kahramanmaraş ve Gaziantep illerini limanlara bağlayacak raylı bir sistemin kurulması, navlun maliyetlerini son derece düşürecektir.

AYKUT ÖZBUĞDAY: Bizim ihracatta ana çıkış kapımız güney kapısı. O kapı da şu anda kapalı. Hatay’da talihsiz bir süreç yaşadık. 2007 yılına kadar hep kör nokta olarak var olduk. 2007 yılında havalimanımız açıldı, Suriye ile politikalar iyileşti. 2011 yılına kadar çok iyi bir dönem yaşadık ve o güney kapımız son derece rahatladı. Bu kapımız hiç görmediği yükselen bir gelişme yaşadı. Şimdi o süreç bitti, biz yine kör noktada kaldık. 

ERCAN GEGEZ: Toplantımızın ikinci bölümünde biraz daha Ar-Ge tarafına yönelik  konuşacağız. Antakya OSB’deki firmalar Ar-Ge de ne durumdalar? Ar-Ge yatırımlarının artması için neler yapmak gerekiyor? 

ENİS NURAYDIN: Bildiğim kadarıyla Ar-Ge firmalarına -uluslararası anlaşmalar gereği- devletlerin yaptığı gizli bir takım sübvansiyonlar var. Bu sübvansiyonların bize dönüşü bazı hibeler ya da TÜBİTAK’ın desteğiyle yapılmaya çalışılıyor. Ama bu bölgede seçmen hakemlerin değerlendirme kriterlerinin çok aşağıda olduğunu görüyoruz. Hibe+metodu ve oranlarında da ayrı bir matematiksel hata yapıyorlar. Bu durumu şöyle izah etmek istiyorum: Herhangi bir bölgesel kalkınma ajansının hibe programına ele alalım. 100 liralık bir Ar-Ge yatırımı düşünelim, yüzde 50’si size hibe olarak veriliyor, yüzde 18 KDV’sini ödüyorsunuz, kalan yüzde 50’nin yüzde 20’si sizden Gelir Vergisi olarak alınıyor. Bu durumda siz sadece dokümantasyon işine para harcamış oluyorsunuz. Aynı şekilde zamanınızı da boşa harcamış oluyorsunuz. Yani bu gibi teşviklerin daha belirgin, daha aktif şekilde olmasını talep ediyorum. Çünkü bir firmanın geleceği Ar-Ge’ye bağlıdır. Bu iş sosyal bilimlerde de var, reel sektörde de. Reel sektörde daha canlı tutulmasının önünün açılması gerekiyor. 

TAHSİN KABAALİ: Hatay’da bulunan ve çalışan sayısı 250 ve üzerinde olan işletme sayısı 50’yi geçmez. Ve bunların çoğu da kamu şirketinden oluşuyor. 1000’in üzerinde istihdamı olan birkaç şirket, 500’ün üzerinde istihdamı olan belki de 10’larla ifade edilebilecek işletme var. Burada işletmelerimizin en önemli sorunu henüz ölçek itibarı ile Ar-Ge birimlerini kurabilecek büyüklüğe gelmemiş olmamaları. Yusuf Bey’in söylediği gibi, firmalar kendi içlerinde belki bir kaç kişiyle zamanlarının bir bölümünü bu işe harcamak sureti ile bu noktaya geliyor. Ama diğer yandan Özbuğday gibi belki de büyük firmalarımızın ulaşmış oldukları pazarlardaki kalıcılıkları, sürdürülebilirlikleri ve rekabetleri için Ar-Ge artık onlar için vazgeçilmez bir konu haline gelmiş durumda. Burada işletmelerimizi o ölçeğe, o lige taşıyacak çalışmalara ihtiyacımız var. Şu anda Antakya OSB’de ikinci bir Ar-Ge merkezimiz yok. Sadece bir tane şirketimizin Ar-Ge merkezi bulunuyor. Bu konuda daha yolun çok başındayız.

AYKUT ÖZBUĞDAY: Evet Ar-Ge konusunda sanayi bölgesi olarak henüz yolun başındayız. Aslında bunu yaymak ve kolaylaştırmak için kanun gittikçe kolaylaştırıldı. Bir merkezin Ar-Ge teşviklerinden faydalanması için ilk başta 50 istihdam şartı vardı. Sonra bu sayı 25’e, en son da 15’e kadar indi. Böylece Ar-Ge merkezi daha geniş kitlelere ulaşsın istenildi. Bulunduğumuz dünyada artık farklılık yaratmazsak bir şey elde edemiyoruz. Az önce değeri 2 doların altında olan bir ihracatımızın olduğunu söyledik. Kilogram başına düşen bu rakamı artırabilmek için yeni bir şeyler bulmamız lazım. Bu yeniliği de farklı şekillerde yapabiliriz; yani bir iyileştirme var, bir de tamamen yenilikçi bir yöne doğru gitmek var. Şimdi ikisini de yapmamız gerekiyor. Onun için zaten devlet şu anda faydalı model ve patent olarak ikisini de destekliyor. Bu, gerçekten isabetli bir karar.

ERCAN GEGEZ: Antakya OSB’de proses süreçlerinin düzenlenmesi konusuyla ilgili çalışmalar hangi noktada? 

TAHSİN KABAALİ: Şu anda işletmelerimizin büyük bir çoğunluğu klasik yöntemlerle üretim gerçekleştiriyor. Teknoloji şu anda bizler için gerçekten son derece maliyetti. Çok basit bir hat sonu robotu bile 100 binlerce euro maliyet anlamına geliyor. Böyle bir üretimi yapabilmek için işletmelerimizin cirolarını çok çok yukarı taşımamız gerekiyor. Şu anda halen emek yoğun çalışıyor olmamız her ne kadar dünya çapındaki rekabetçiliğimizi azaltıyor olsa bile kendi gerçekliğimizden dolayı bunu devam ettirmemiz gerekiyor.

BİLGEHAN HAKAN: Verimlilik bizler için çok önemli, çünkü üretim verimliliği çalışan verimliliği anlamına geliyor. İş kanununda yaşadığımız sorunlar, çalışan personelin verimsiz çalışmasının önünü çok fazla açıyor. Şu anda çalışan verimliliği asgari düzeyde. İş verimliliği ile ilgili bir çalışanın üzerine biraz gittiğimizde bir bakıyorsunuz ertesi gün sağlık problemi olmadığı halde herhangi bir sağlık kuruluşundan sağlık raporu almış olabiliyor. İl Sağlık Müdürlüğü’nü arayarak doktorlarından birinin herhangi bir şey olmamasına rağmen çalışanımıza rapor verdiğini söylüyoruz. İl Sağlık Müdürlüğü inceleme yapana kadar zaten çalışanın rapor süresi dolmuş oluyor. Gördüğünüz gibi sanayici olarak nelerle uğraşıyoruz. Önce çalışanımızın verimliliğini artıralım ki, ardından da üretimimizi artırabilelim. Şu an istihdam sağlayan şirketler olmaktan çıkıp, sadece kâr odaklı şirketler haline geliyoruz. Çünkü bu konularda ciddi eksiklikler var.

ERCAN GEGEZ: Bu konuda dünyada da bir değişim var. Artık emek yoğun iş gücünden teknoloji yoğun ve yapay zekaya doğru giden bir kayış söz konusu. Ar-Ge ile beraber bu üretim süreçlerinin değerlendirilmesi ve birlikte ele alınması gerekiyor diye düşünüyorum. Şu anda bahsettiğim bu modele yakın olduğunu söyleyen firma var mı aramızda?

TAHSİN KABAALİ: Şu anda üç tane robot firması ile görüşüyoruz. Fakat önümüze çıkan maliyetler yüzünden süreçlerimizi iyileştirmemiz bir hayli zorlaşıyor. Şu anda firmamızda bizde 220 çalışan var. Kapasite artırımlarını da çalışanlar üzerinden değil tamamen teknolojik robotlar üzerinden yürütmek istiyoruz ama bu da çok ciddi maliyetler gerektiriyor. 

ERCAN GEGEZ: O zaman birincisi bu konuda bir istek var mı? İkincisi de eğer böyle bir istek varsa bunu daha ulaşılabilir hale getirmek için ne yapmak gerekir? 

AYKUT ÖZBUĞDAY: Burada o zaman şöyle bir ayrımı da yapmak gerekiyor. Bir tanesi otomasyon yani verimlilik üzerine, bir tanesi de bizlerin ufak tefek kafa yorduğumuz dijitalizasyon nereye gidiyor konusu. Şimdi orada verimlilikle beraber bir yenilik de gündeme gelmiş oluyor. Yani paketlemedeki o robot kolun yapmış olduğu yenilik değil, bu bir otomasyon. Bu, 60 senelik bir hikaye. Ama burada biz tamamen yenilik odaklı konuşuyoruz. 

Yani yaptığımız işi iyi, verimli ve farklı kılacak bir şeyden bahsediyoruz. Bizlerin bu konuya biraz daha kafa yorması gerekiyor. Çünkü öbür türlü hep birilerinin ensesine bakarak koşacağız. Biz kendi olan biten verilerimizi toparlayıp, burada kendi şartlarımıza, kendi iklimimize uygun ne yaratabiliriz üzerine kafa yormamız gerekiyor. Eğer orada bir farklılık yaratırsak sektörümüzde de farklılık yaratmış oluruz. 

ERCAN GEGEZ: Antakya OSB olarak dünyanın farklı yerlerine ihracat yapıyorsunuz. Uluslararası arenadaki rakiplerinize baktığınız zaman bu üretim süreçlerinin Ar-Ge, inovasyon, yenilik, üretim verimliliği çalışmalarında onlara bir rekabet avantajı sağladığını söyleyemez miyiz? Bu eksikliğinizin bedelini ödemiyor musunuz?

TAHSİN KABAALİ: Kendi sektörüm için söylüyorum, üretim teknolojisinde kullandığımız makine ekipmanlarının yüzde 90’ı ithal, Fransa ve Almanya’dan geliyor. Oradan almak zorunda olduğumuz makine ekipmanları çok yüksek teknolojiye sahip. Onun dışında iş gücü ile mukayese ettiğimizde biz burada makine yerine iş gücünü bünyemize alıyoruz. Şimdi Endüstri 4.0 gibi kavramları buraya getirmek bizler için hem çok yeni hem de ülkemizdeki yatırım şartlarını göz önünde bulundurduğumuzda çok maliyet gerektiren bir iş. Yatırıma ilişkin belirli temel şeyleri alıyorsunuz onun dışında iş gücünü bünyenize katıyorsunuz. Aykut Bey, “otomasyon 60 yıllık bir konu” dedi. Bu doğru. Ama Türkiye’deki robot firmalarının geçmişine baktığımızda 10-15 yıllık bir geçmişin söz konusu olduğunu görüyoruz. Bu konuda biz gerçekten çok çok yeniyiz ve çok gerideyiz. 

EROL ELÇİ: Tahsin Bey’e belli bir noktada katılıyorum, evet biz teknoloji odaklı üretime  uzağız. Bu yadsınamaz bir gerçek ama uzak olmamız bu konularla ilgilenmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Bu zorlu piyasa koşulları içerisinde gerek Ar-Ge gerekse de inovasyon konularına da kafa yormamız gerekiyor. Aslında bu konuda biraz daha yönlendirilmeye ihtiyacımız var. En azından ben kendi firmam adına buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Az önce de söylediğiniz gibi rakiplerimiz karşısında bu alanda geri kalıyoruz. Bu da çok doğru. Onlarla rekabet etmekte zorlanıyoruz. Onlar daha verimli üretimler yapıyorlar, dolayısıyla maliyetlerini de aşağı çekmiş oluyorlar. Belki bu noktada OSB’mizin organize edebileceği bazı eğitimlere, fabrika ziyaretlerine, ortak akıl yaratmaya ve ne yapabilirizi ortaya koymaya ihtiyacımız var diye düşünüyorum.

LÜTFULLAH BAKIR: Asgari ücret 350 dolar civarında kaldığı sürece otomasyonla ilgilenmemiz pek mümkün görünmüyor. Siz burada 350 dolar veriyorsunuz ne kadar vergi yükü ağır deseniz de Avrupa ile kıyaslanmayacak kadar düşük. Orada ortalama maaşlar 2000-2500 euro’lardan başlıyor tazminatlar ve fazla çalışma saatlerine ise hiç girmiyorum. Bu rakamlar olduğu sürece biz de otomasyon hayal değil gereksiz diyelim. Aynı durum Afrika’da da var. Orada da Senegal’de yatırımlarım var. Orada da işçiyi 40 dolara çalıştırıp, robot üretimden bahsedildiğinde insanlar şöyle bir kalıyor. Bu durumda maalesef otomasyonu göz ardı edebiliyoruz ama inovasyona her zaman açığız.

AYHAN KAHRAMAN: Ben de bu konuda Lütfullah Bey’e katılıyorum. Bize okulda sosyolojide insanların temel ihtiyaçlarını sıralarken; yeme, barınma ve giyim olarak sıralanırdı. Bizim de işletmelerimizde öyle bir çizelge yaptığımızda Ar-Ge ve otomasyon çok arka planda ve yukarılarda kalıyor. Bizim öncelikli olarak firmalarımızın sürekliliğini sağlayabilmemiz lazım. Bunu sağlayabilmek için de öncelikle kâr etmemiz gerekiyor. Bu durum aslında işletme ölçekleri ile de bağlantılı bir konu.

ERCAN GEGEZ: Biraz da ihracat pazarları ile ilgili konuşursak. İhracat pazarlarında ne durumdasınız?

BİLGEHAN HAKAN: Bir kere Suriye’yi bir tarafa koyalım. Rusya pazarı ile bir uçak krizi yaşadık ve bu pazarı kaybettik. Firmalar tedarikçi değiştirdikleri zaman “aramız iyi oldu” deyip sonra tekrardan dönmüyorlar. Kendilerine başka alternatifler buluyorlar keza Rusya’da da bu durum böyle oldu. Kuzey Irak’la bir sorun yaşadık, oradan gelen kişilere İstanbul’da vize vermedik. Onlar da gelmekten vazgeçtiler. Burada da pazarın yarısını kaybettik. Mısır’la aramız kötü. Geçmişte her ay iki konteynır mal sattığımız Mısır da artık bizden mal almıyor. Bunlar hep dış ilişkilerimizden kaynaklanan gelişmeler. Şu an ekonomik savaş başlamış durumda. Cezayir iki sene önce Türkiye’den otomotiv yedek parça ithalatına yüzde 30 oranında vergi getirdi. Avrupa’dan sıfır,  Türkiye’den ise yüzde 30 vergi ile alıyor. Bu durumda Cezayir pazarını da kaybettik. Tunus geçtiğimiz yıl vergi ekledi. Fas laboratuvar kontrolü getirdi, her ürünü tek tek laboratuvarlarda kontrol ederek en ufak bir hatada iadesini sağlıyor. Gördüğünüz tabloda pazarın neredeyse kalmadığını görüyoruz. Bu durumda da ihracat hedeflerimiz ciddi anlamda sıkıntı yaşıyor. Elimizde sadece Avrupa kaldı. Hedef pazarımız ise şu anda Afrika. Çünkü orası henüz gelişen bir pazar ve ürünlerimizi satabileceğimiz bir yer. Ancak Afrika ile özellikle de Kuzey Afrika ile ilişkilerimizi geliştirmek zorundayız. Burada Ekonomi Bakanlığı’na, Dış Ticaret Müsteşarlığı’na ciddi anlamda görevler düşüyor. Bu ülkelerde ekonomik savaşı yumuşatacak önlemler almaları gerekiyor. Bu pazara ziyaretler gerçekleştirip ilişkilerimizi sıcak tutmalıyız. Yoksa ürünlerimizi satacak bir ülke bulamayacak noktaya geleceğiz. Biz dünyada sadece Suriye’yi değil birçok yeri kaybettik. 

Komşularla ilişkilerimizin geldiği nokta iyi bir yerde değil. İkincisi 2018’de ciddi bir cari açığımız vardı ve bu cari açıkta ne yazık ki panikle beraber ithalat mevzuatında ciddi değişiklikler yapıldı. Biz ülke olarak hammadde konusunda dışarıya bağlı bir ülkeyiz. Hammaddeyi alıp, ihracat yaparak yani ara imalat yaparak ülkemize katma değer sağlıyoruz. Örneğin hepimizin araçlarında kullandığı bir araç klima filtresinin içindeki spesifik malzeme Türkiye’de üretilmiyor. Ama bu malzemeye yakın bir malzeme tekstilde kullanılıyor. 

Yurt içinde tekstil sektörünü korumak için bunun ithalatına yüzde 25 damping vergisi, kilogramına da 1 dolar anti-damping vergisi getirildi. Yani dünyada fiyatı 2 dolarken şu an Türkiye’de 4 buçuk dolara çıktı. Böyle bir durumda biz tüm ihracat pazarlarımızı kaybettik. Bu kararı alan birimlerden bir kişi bile bize; “Bu ürüne şu kadar vergi getiriyoruz acaba ihracatı ne yönde etkiler?” diye sormadı. Bu noktada ithalata alınacak korumacılık önlemleri mutlaka sanayicilerle paylaşılmalı. Kaş yapalım derken göz çıkartılıyor. Bu üründe yerli imalatçı olup yakın üretim yapan 1 firma var, o da ‘ne de olsa yurt dışından 4 buçuk dolara getiriyorum’ deyip, fiyatı 2 dolardan 4,40 dolar’a çıkarttı.

ERCAN GEGEZ: İhracat yapabilmek için ithalat yapmak zorunda olmamızdan kaynaklanan bir durum var ortada.

BİLGEHAN HAKAN: Ülkedeki neredeyse tüm sektörler hammadde konusunda dışa bağımlı duruma geldi. Buradan Dahilde İşleme Belgesi’ne (DİB) geçiş yapmak istiyorum. Zaten konularımızdan bir tanesi de bu. DİB kapatmaları o kadar zorlaştı ve o kadar çok bürokrasiye bağlandı ki, sizin ya da personelinizin yapacağı en ufak bir hata şirketinizin kapanmasına kadar gidebilecek büyük cezaların kesilmesine sebep olabiliyor. Ayrıca Avrupa’ya ihracat yaparken hammaddeyi DİB kapsamında alsanız bile “telafi edici vergi” adı altında bir ek vergi ile karşılaşıyorsunuz. Sonuç olarak Dahilde İşleme Belgeleri’nin kapatılması çok zor. Artık o kadar sıkıntılar yaşadık ki, DİB’i tercih etmiyor o kalemlere zam yapıp pazar kaybı yaşamayı seçiyoruz. Bu noktada ihracatçıların Dahilde İşleme Belgeleri daha yumuşatılabilir, kapatımları daha kolaylaştırılabilir. Kapatım işlemini Ekonomi Bakanlığı’ndan alarak, İhracatçılar Birliği’ndeki bilmeyen kişilere devrettiler. Onlar da yanlış yapmayayım mantığı ile her şeyi didik didik edip, sizin hatanız olmasa bile, “ben bu belgeyi kapatamıyorum o zaman şunu şunu da yapın” deyip sürelerimizi boşa geçirebiliyorlar. Çözüm olarak ihracatçıların Dahilde İşleme Belgeleri’nin kapatılmaları kolaylaştırılabilir ya da kapasite raporlarına göre hammadde serbest ithalat izinleri verilebilir.

NAİL GÜVEN: İhracatla ilgili özellikle Kuzey Afrika’dan konu açılmışken, orada özellikle Libya gibi ambargo altında olan ülkelerin varlığı söz konusu. Ve Türkiye ile anlaşmalı bankaları yok. Bu durum ihracatta risk doğuruyor. Diğer taraftan Orta Doğu’da gittikçe bu riskleri taşımaya başladı. Özellikle Arabistan’ın ve diğer Arap ülkelerinin dönem dönem neler yapacağı bir endişe doğuruyor. Bunlarla ilgili çok dikkatli davranılması gerekiyor yani ülke politikasının bunlara mutlaka çözümleyici yaklaşması gerektiğini düşünüyorum.

TAHSİN KABAALİ: Az önce rekabet savaşlarından bahsedildi. Bugün Çin ve Amerika arasındaki rekabet savaşları bize bir takım tehditler yanında çok ciddi fırsatları da beraberinde getiriyor. Artık ihracat pazarlarımızı belirlerken maalesef siyasi olarak ters düşmeyeceğimiz ülkeler üzerinden gitmemiz gerekiyor. Bir takım siyasi tercihlerimiz ticari pazarlarımızı çok derinden etkiliyor ve bizim yıllarca yapmış olduğumuz çabalar bir anda yerle bir oluyor. Bu açıdan risklerin az olduğu iki pazar var gibi görünüyor. Amerika ile Çin arasındaki rekabetten dolayı Çin bize yakınlaşıyor, Afrika pazarında özellikle batı Afrika ön plana çıkıyor. Şu anda dünya yeni şeyleri konuşuyor. Çin’den ilk yük treni yola çıktı ve Çin ile Avrupa artık birbiriyle yaklaştı. Türkiye’den de geçip gidecek olan yük trenleri ticaretin dengesini ciddi anlamda değiştirecek. Bizim için şu anda Çin’e ürün göndermek, Hatay’dan İstanbul’a ürün göndermekten daha ucuz. Çünkü ciddi anlamda oradan bu tarafa doğru yük akışları var, buradan da dönüşler tamamen boş olduğu için böyle bir fiyatlandırma söz konusu. Bu nedenle bizim hedef pazar olarak Çin’i değerlendirmek ve ticaret açığını kapatmak için ciddi çabalarımız var. Bunun hangi sektörlere yansıyacağını açıkçası tam olarak kestiremiyorum ama sektörüne olumlu yönde yansıyacak olan işletmelerimiz ciddi anlamda ileriye doğru yol alacaklar. Diğer taraftan Afrika ile ilgili en büyük sorunumuz, navlun maliyetlerimizin çok yüksek olması. Bugün bizim Afrika’ya giden konteynır maliyetlerimiz inanılmaz derecede yüksek. Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri’ne bir konteynırı 1000 dolara gönderebiliyorken, Afrika’nın en batısındaki bir noktaya aynı konteynırı 4 bin 500 dolarlardan başlayan navlun maliyetleri ile gönderebiliyoruz. Bizim Afrika pazarındaki belimizi büken şey; navlun maliyetleri. Bir ara Ticaret Bakanlığı navlun destekleri çıkardı ama dünya ticaretine aykırı olduğu gerekçesiyle tekrar kaldırıldı. Bütün bunlarla beraber girdiğimiz pazarlardaki zararımızı minimize etmek için markalaşmak gerekiyor. İstediği kadar Irak’ta şartlar kötü olsun ya da firmalarımızın gönderdiği ürün miktarı azalsın orada marka yaratan şirketler var olmaya devam edecektir. Mevcut tablo devam ederse Irak pazarında olan firmalarımızın yüzde 80’i bu pazarı kaybedecek geriye kalan yüzde 20 ise markalaşma yolunda sağlam adımlar attıkları için oradaki varlıklarını sürdürecekler. Bizim bir yere ihracat yaparken artık markalaşmayı da yanımızda götürmemiz gerekiyor. Bu noktada en önemli avantajımız, Türkiye’nin kendisinin bir marka olması. Afrika ve Çin’de Türkiye markası ile kendi markamızı ön plana çıkarmayı başarabilirsek o pazarlarda çok uzun soluklu ve kalıcı olabiliriz. 

ŞAFAK MURAT SÖZER: Markalaşma tabii ki her işletmenin idealinde olan bir hedeftir. Ama şu anda bizim için önemli olan ayakta durmak ve mücadele etmek. Maalesef markalaşma, inovasyon ve Ar-Ge bu durumda biraz daha geride kalmak durumunda.

ERCAN GEGEZ: Antakya OSB’deki firmalar markalaşma adına neler yapıyor? Yoksa burası sadece satış ağırlıklı bir bölge mi? 

TAHSİN KABAALİ: Markalaşma gerçekten çok ciddi anlamda bir yatırım, kaliteli ve standart bir üretim gerektiriyor ve bunlar kolay olabilecek şeyler değil. Tabir-i caizse sizin evinizin içini toparlamadan görücüye çıkmanız çok zor oluyor. Biz firmalar olarak temel sıkıntılarımızı çözemediğimiz için markalaşmaya yeteri kadar odaklanamıyoruz. Son bir yıl içinde uluslararası çapta düzenlenen 6-7 fuarda iştirakçi katılımcı olarak yer aldık. Bu fuar katılımları gerçekten ciddi anlamda maliyetler gerektiriyor. Tabii ki bu tür adımlar -uzun soluklu alanda yapılan yatırımlar- bugünden yarına size bir getiri sağlayacak hamleler değil, bunun farkındayız. Ama şirketlerin bu tür yatırımları yapabilmesi için de yeterli güce, belli bir standarda ve belli bir ölçeğe sahip olması gerekiyor. Şu anda bizim için en önemli şey; şirketlerimizi yaşatmaya çalışmamız. Bu açıdan dolayı söz konusu süreçler ile ilgili henüz yolun başındayız. Öncelikli olarak şirketlerimizin sağlıklı yapılara kavuşturmamız gerekiyor. Evet en önemli markalaşma çalışması fuar katılımları. Ama ülkelere gidip ülkelerde organizasyon yapan yatırımcımızın olduğunu sanmıyorum. Fuar katılımları, esasında markalaşmanın sadece pazarlama ayağını oluşturuyor ama biz maalesef burada bile çok zayıfız.

ERCAN GEGEZ: Markalaşma aslında o kadar da büyütülecek bir konu değil. Ben şunu merak ediyorum. Bugün kaç tane müşteriniz var ki yıllardır sizinle çalışıyor? Yoksa müşteri dönüşüm hızı çok mu yüksek? Bu sene çalıştığınız müşteri gidiyor, onun yerine başkası mı geliyor? Yoksa yıllardır çalıştığınız müşteri mi var? 

Esasında bunlar bile markalaşma yolunda bir adım. Müşterinin sizinle çalıştığı her yıl, size olan maliyetini düşürüyor. Yeni bir müşteri elde etmek için ekstra bir çaba sarf etmenize gerek kalmıyor. Bu tür çabalarınız var mı? Müşteri sadakatinde sektör bazında yüzde 5 artış sağlayan firmaların kârlılığı çok yüksek artıyor. Bu, ilerleyen dönemlerde öyle bir noktaya geliyor ki, sıkı bir bağ oluşuyor. Kâr marjı başkasının daha fazla olsa bile tercih sebebi oluyor.

Markalaşmadan kastettiğim, öyle bir markasınızdır ki, müşteri kitlenizdeki insanlar sizi bildiği için tercih ediyordur. Burada Apple gibi markalardan söz etmiyoruz. Bir kere her şeyden önce her işletme bir markadır. Ne kadar tanınır, ne kadar bilinir bu ayrı bir konu. Markayı bu anlamda çokta büyütmemek gerekiyor. 

TAHSİN KABAALİ: Şimdi dünyadaki markalaşan firmalara baktığımız zaman buunların 100 yıllık firmalardan oluştuğunu görüyoruz. Şimdi biz kopyalama yöntemi ile markalaşmaya çalışıyoruz. Bu kopyalama yöntemiyle belki de çok fazla maliyet gerektiren işlerin çok daha ucuza yapıldığı düşünülüyor fakat yine de olmuyor, iş bir yerde tıkanıyor. Bu durumda ne bu kopyalamayı yapan firma ne de biz üreticiler markalaşabiliyor. Dünyada söz sahibi olan markalaşan şirketler bizler gibi genç şirketler değil. Kendi sektörümle ilgili konuşmak istiyorum; şu anda sektörünün bir numaralı firması 1875 yılında Hollanda’da kurulmuş bir şirket. Şu anda diyebilirim ki, kendi sektöründe dünya pazarının belki de yüzde 50’sini elinde bulunduruyor. Yani firmaların pazara önceden girmiş olması onlara bir rekabet avantajı sağlıyor. O açıdan dolayı bizlerin bu süreçte de doğru bir haritaya ihtiyacımız var.

BİLGEHAN HAKAN: Hatay için önemli olduğunu düşündüğüm bir konu daha var. Bildiğim kadarıyla Hatay, ihracatta Akdeniz’in şampiyonu. Peki, İhracatçı Birliklerimiz neden Mersin’de yer alıyor? Biz ihracata ilişkin işlemlerimizi yapmak için sürekli Mersin’e gitmek zorunda kalıyoruz. Bu bence Hatay’a yapılmış büyük bir haksızlıktır. Akdeniz İhracatçılar Birliği’nin Mersin’den Hatay’a taşınması gerektiğini düşünüyorum. Bu durumun bizim ihracatçılarımıza faydası olur. 

ERCAN GEGEZ:  Toplantıyı kapatmadan önce hem Antakya Organize Sanayi Bölgesi Başkanımız Tahsin Kabaali’ye hem de Halkank KOBİ Pazarlama 2. Daire Başkanı Sayın Özer Torgal’a sözü vermek istiyorum.

ÖZER TORGAL: Burada çok şey konuşuldu, ben de kendime ufak ufak notlar aldım. 

Aslında ihracatın finansmanı bir şekilde var. İthalatın finansmanı yani alıcının finansmanında Eximbank’ın çok daha etkin devreye girmesi lazım. Antakya dediğimiz zaman buradaki sanayicinin ihracat potansiyeli Kuzey Afrika’dır, Suriye’dir, Irak’tır. Eximbank’ın yanınızda olup, hem mal alınırken hem de mal satılırken neler yapılabilir konusuna odaklanması gerekiyor. Antakya gibi bölgeler Eximbank’ın yöresel bölgesel çabalarıyla ayakta duracaktır. Antakya bölgesinin ticaretteki kritik noktası Suriye. Antakya’yı bir cazibe merkezi haline getirmek için teşviklerin özellikle de ithalata ve ihracata yönelik teşviklerin devreye girmesi gerekiyor. 

Sanayinin üniversitelerle olan iş birliği çok önemli. Bundan 10-15 yıl önce eğitim sorunu sanayicimiz tarafından bu kadar gündeme getirilmiyordu. Bu şunu gösteriyor; eğitim sistemimiz maalesef teknolojiye ayak uyduramıyor. Buradaki sanayiciler bu kadar sesini yükseltiyorsa, eğitim sistemimizde bir takım sorunlar var demektir. Üniversitelerle şöyle bir iş birliği yapılabilir; üniversitede okurken seçmeli derslerimiz vardı; her dönem 4-5 tane zorunlu ders alırdık, yanında da çeşitli konularda (hukuk, bilgisayar, finans vb.) 2-3 tane seçmeli ders hakkımız olurdu. Burada da İskenderun ve Antakya’da bulunan üniversiteler sizlerle görüşüp, ihtiyaç olan belli konularda seçmeli ders açabilir. Otomotiv, dış ticaret her ne gerekiyorsa... Hatta bu dersleri de reel sektörden gelen insanlar verebilir. Bu aslında direkt sektörün içerisine girmek gibi bir şey oluyor. Bu dersi alan öğrenci sonrasında piyasaya daha adapte bir şekilde girmiş olacaktır.

Kooperatif gibi nerede birlik varsa, oradan güç doğar. OSB’ler de sahip oldukları gücü kullanmak zorundalar. Burada Ar-Ge’den bahsedildi. Antakya OSB’deki firmaların çoğu talaşlı üretim, makine ve metal işleme üzerine kurulmuş durumda. Burası böyle bir OSB ise bölge bünyesinde bu üretime yönelik bir Ar-Ge merkezi kurulabilir. Bunu bir firmadan beklememek gerekir. 

Biz, uluslararası rekabet yapmıyor, ulusal rekabet yapıyoruz. Yani yurt dışından gelen müşteriyi birbirimizden çalmaya çalışıyoruz. Oysa bunun tam tersi olması gerekiyor. İnanılmaz bir fiyat kırma ile birbirimizden müşteri çalıyoruz. 

Az önce otomasyondan bahsedildi. Biz bile banka olarak kredilerde otomasyona geçmeyi düşünüyoruz. Neden? Çünkü otomasyon operasyonel maliyetleri azaltıyor. Bankamız tarafından verilen 100-150 bin liralık bir kredi ile belki bir personelimiz bir ya da bir buçuk gün uğraşıyor. Oysa şu anda birçok firmanın geliştirmiş olduğu “otomatik limit atama” diye bir kavram var. Nedir bu? Her firmanın bilgileri Kredi Kayıt Bürosu’nda bulunuyor. Firmalar bu model içine sokularak buradaki bilgiler doğrultusunda yapılan değerlendirmeye göre kriterleri sağlayanlara otomatik olarak limit atanabiliyor. Yani burada bir günde 100 bin kişiye limit atayabilirken, otomasyonu sağlamadığım takdirde, o 100 bin kişi için aylarca uğraşmak zorunda kalınacaktır.

Bunların dışında herkese kredi verilmesi konusundan bahsedildi. Evet bu önemli bir konu. Biz elimizden geldiğince ince eleyip, sık dokumaya çalışıyoruz. Mesela yeni bir firma kuruldu. Benim şubemin söz konusu firmaya bir yıllık mali periyodunu geçirmeden kredi vermeye yetkisi yoktur. O firma incelenir, bir yılını doldurmamış firmaların kredilendirmesi genel müdürlük ya da bölge tarafından yapılır. Biz bu konuda olabildiğince firmaları süzgeçten geçiriyoruz. Çünkü ben paramı veriyorum ama benim verdiğim para zaten bana da emanet bir para. Ben sizlerin mevduatını topluyorum, ihtiyacı olanlara kredi olarak veriyorum. Bu nedenle biz de elimizden geldiğince araştırma yapıp, kredilerimizi buna göre veriyoruz.

Benim söyleyeceklerim ana hatlarıyla bunlar. Herkese katılımları için çok teşekkür ediyorum.

TAHSİN KABAALİ: Kıymetli vakitlerinizi ayırıp, hem İstanbul’dan hem de bölgeden buraya geldiğiniz için herkese teşekkür ediyorum. Son derece verimli bir toplantı olduğunu düşünüyorum. Kredilerle ilgili olarak çok küçük iki şey daha eklemek istiyorum. Bana göre geçen hafta Maliye Bakanımızın açıklamış olduğu “istihdama dayalı kredi”, Türkiye’deki son yılların en doğru kredilerinden bir tanesi. Her ne kadar işletmeler 4-5 yıllık istihdam öngörülerini görmekte zorlanacak olsalar bile 10 kişi ve üzerindeki istihdama belirli sektörlerde 100 bin TL, belirli sektörlerde 200 bin TL kredi verilmesi Türkiye’deki kayıt dışı istihdamın kayıt içine alınmasına yardımcı olacağını düşünüyorum. İşletmelerimiz bundan ne kadar faydalanır onu bilemem ama kayıt dışı istihdam açısından doğru bir kredilendirme yöntemi oldu. Bunun bir eksik yanı var; kayıt dışı ekonominin kayıt içine alınması ile ilgili olarak işletmelerimizin de ödedikleri vergi kadar kendilerine düşük faizde veya faizsiz kredi tahsis edilmesi konusu. Eğer bir işletme üç-beş yılda 100 bin, 300 bin ya da 500 bin vergi ödüyorsa bu vergi kadar devletin diğer kanallarından kendilerine düşük faizli kredi tahsis edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunu yaptığımız zamanda bir taraftan firmalarımızı vergi vermeye teşvik ederiz. Bunun karşısında da bir finansman yaratır, hem kayıt dışı ekonomimizi kayıt içine alırız hem de firmalarımızı daha çok vergi vermeye teşvik etmiş oluruz. Bu konuda da umarım ilerleyen süreçte ilgili kurumlar bir çalışma yapar ve böyle bir farklı kredi yöntemi ekonomiye ve sanayiciye hizmet eder. Ben herkese tekrar çok teşekkür ediyorum. Umarım burada bulunduğunuz süre içerisinde keyif dolu bir program gerçekleşmiştir.

ANTAKYA OSB’Yİ GELECEĞE TAŞIYACAK 10 PARAMETRE

İş Kanunu Reformu 

Şu an iş kanununda var olan sistem, çalışandan yana işliyor. İşten çıkarmalar ya da ayrılmalar sonrasında başlayan süreçte iş kanunun işverenin aleyhine işlemesi sanayicileri ciddi anlamda sıkıntıya düşürüyor. Sanayici iş kanununun reforme edilmemesi durumunda, yatırım değil biraz daha nasıl işçi çıkartabilirizi düşünmeye başlayacaklarına dikkat çekiyor. Çünkü işveren için yeni yatırım demek, yeni istihdam demek. Yeni istihdam demek de yeni sorunların ortaya çıkması anlamına geliyor. Bu anlamda hükümetin masasında beklemede olan ‘İş Kanunu Reformu’nun daha fazla zaman kaybetmeden gündeme alınması bekleniyor.

Bölgenin sanayi parseli üretimine devlet katkısı

Türkiye’de son 20 yıl içinde tarım arazileri yüzde 18 azaldı. Bu durumun önüne geçilmesinin yolu, organize sanayi bölgelerinin, sanayi için alt yapısı hazır uygun parsel haline getirilmesinden geçiyor. Çok fazla genişleme alanına sahip olan Antakya OSB’de bu genişleme alanlarını tesise çevirebilmek için ise ciddi kaynaklara ihtiyaç duyuluyor. 

Antakya OSB’de teknik meslek lisesinin kurulması

Kalifiye eleman sorununa çözüm getirebilmek ve üniversite-sanayi iş birliği adına Antakya OSB bünyesinde teknik meslek lisesi kurulması yönünde harekete geçilmesi bekleniyor. Bu meslek lisesinin üniversite altyapısı içerisinde kurulması ve üniversite sanayi iş birliğinin de bu şekilde geliştirilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor. 

Raylı sistemin devre girmesi

Antakya OSB’yi geleceğe taşıyacak en önemli parametrelerden biri lojistik. Çevre illerde olduğu gibi Antakya’da da kara yolu ile taşımacılık yapmanın sanayiciye ciddi bir maliyeti söz konusu. Antakya, Kahramanmaraş ve Gaziantep illerini limanlara bağlayacak raylı bir sistemin kurulmasının maliyetleri son derece düşüreceğine dikkat çekiliyor.

Ar-Ge kriterlerinin revize edilmesi

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından Ar-Ge merkezi statüsüne alınabilmek ve verilen Ar-Ge teşviklerinden faydalanabilmek için bir Ar-Ge merkezinde 15 çalışanın bulunması kriteri söz konusu. Bu noktada Antakya OSB’de bulunan sanayiciler, KOBİ’lerin Ar-Ge çalışmalarının başka bir teşvik kapsamında değerlendirilmesini, KOBİ’lere yönelik Ar-Ge teşviklerinin daha uygulanabilir olarak dizayn edilmesini istiyor.

İhracata olumlu katkı verebilecek hammadde ithalatının serbest bırakılması

İhracata olumlu katkı sağlayacak hammadde ithalatının serbest bırakılması ve Dahilde İşleme Belgeleri’nin kapatılmasının kolaylaştırılmasının ihracatı artırmak açısından önemli olduğuna inanılıyor. 

Komşularla olan ilişkilerin iyileştirilmesi

Antakya OSB’nin öncelikli sorunu; Suriye başta olmak üzere Orta Doğu ile yaşanan sorunlardan etkilenen Antakya’nın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durumdan dolayı yatırım iklimini kaybetmiş olması. Yatırım ikliminin kaybolmadığı 2011 yılında yani Suriye olayları başlamadan önce birçok yatırımcının çok ciddi bedeller ödemek suretiyle yer almak istediği Antakya OSB, bugün gelinen noktada yatırımcılarla ilgili çok ciddi sorunlar yaşıyor. Bu anlamda Antakya OSB’nin lokomotif sanayi merkezlerinden biri haline gelebilmesi için başta Suriye olmak üzere komşularla olan ilişkilerinin stabilize edilmesi ve iyileştirilmesi bekleniyor.

Parsel dağılımında mevzuat değişikliğine duyulan ihtiyaç

Antakya OSB’de hacim olarak çok büyük olan, bir kısmı kullanılan, bir kısmı kullanılmayan parsellerin varlığı söz konusu. Dışarıdan gelen farklı yatırımcılar parsellere bu şekilde girmek istemezken, bu konuda bir mevzuat değişikliğine gidilmesi durumunda yani iki farklı yatırımcının aynı yerde yatırım yapabilmesi halinde, yatırımcıların bu bölgeye daha rahat çekilebileceğinin altı çiziliyor. 

Teşviklerde sektörel bazlı bir planlama beklentisi

Verilen teşviklerde devletin tavrını net bir şekilde ortaya koyması gerektiğini düşünen sanayiciler, bu noktada sektörel teşviklere ihtiyaç duyuyor. Diğer yandan verilen teşviklerin katma değerli üretimi desteklemeye yönelik olması isteniyor. 

Sanayiciler arasında bilgi paylaşımını sağlayacak bir platform kurulması

Gelinen noktada sanayiciler gerek kendi aralarında gerek kamu kurumlarıyla gerekse de üniversitelerle bilgi paylaşımı açısından bir eksikliğin söz konusu olduğunu belirtiyor. Bu anlamda Antakya OSB’de yer alan sanayiciler, çözüm önerileri getiren daha açık platformların oluşturulmasının son derece faydalı olacağını
düşünüyor.

Antakya OSB Ortak Akıl Toplantısı’na; Antakya OSB Yönetim Kurulu Başkanı / Akdeniz Entegre Gıda A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Tahsin Kabaali, Halkbank KOBİ Pazarlama 2. Daire Başkanı Özer Torgal, Turkishtime Toplantı Moderatörü / Altınbaş Üniversitesi İşletme Fakültesi Dekanı Ercan Gegez, Hatfil Tekstilİşletmeleri A.Ş. Genel Müdürü Şafak Murat Sözer, Güventaş Gıda Tarım Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Nail Güven, Özbuğday Tarım İşletmeleri ve Tohumculuk A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Aykut Özbuğday, Kahraman Yağ ve Gıda San. Tic. Ltd. Şti. Genel Müdürü Ayhan Kahraman, Sardes Otomotiv San. A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Bilgehan Hakan, Doğan Dorse Ltd. Şti. Kurucu Ortağı Doğan Samsum, Anka Spray Kurutucu Proses Makine A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Enis Nuraydın, Alfebor Boru San. Tic. A.Ş. Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı / Avukat Erol Elçi, Pres Makina Sanayi ve Tic. A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Lütfullah Bakır, Yoğun Makina Döküm San. ve Tic. Ltd. Şti. Yönetim Kurulu Başkanı Yılmaz Yoğun, Öz-İş Metal Ltd. Şti. Genel Müdürü Yusuf Akemoğlu, Halkbank Gaziantep Bölge Koordinatörü Aziz Arslan ve Turkishtime Yönetim Kurulu Başkanı Filiz Özkan katıldı.