Turkishtime AR-GE 250


ANTALYA ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİ

Turkishtime Dergi

İnsana ve çevreye saygılı bir sanayi: Antalya OSB

Antalya Ticaret Sanayi Odası öncülüğünde kurulmasına 1976 yılında karar verilen Antalya Organize Sanayi Bölgesi, Türkiye’nin ilk organize sanayi bölgelerinden biri olma özelliğini taşıyor. Bölgemiz, şehir merkezine 26 kilometre, Akdeniz Üniversitesi’ne 25 kilometre, Antalya Limanı’na 35 kilometre, Antalya Havaalanı’na 40 kilometre uzaklıkta konumlanıyor. Toplam 692 hektarlık alandan oluşan Antalya OSB’de 327 adet sanayi parseli bulunuyor. Yüzde 100 doluluk oranına yaklaşan bölgede 269 firma faaliyet gösteriyor. OSB’mizin 87 hektar daha büyümesine olanak sağlayacak yeni tevsi alanları için yapılan çalışmalar ise devam ediyor.

Turizm sektörünün en önemli merkezlerinden biri olan Antalya’da, turizmi destekleyecek sanayi yatırımlarının da bulunması kaçınılmaz bir gereklilik elbette. Bu çerçevede, binlerce yıllık tarihi, denizi ve güneşiyle bir tabiat harikası olan kentimizin ihtiyaçlarını dikkate alarak, çevre kirliliğine sebep olmayacak sanayi türlerini seçmek, sanayi yatırımlarını bir araya toplayarak, düşük maliyetli ve altyapısı hazırlanmış sanayi parsellerini üretmek, Antalya OSB olarak temel amaçlarımız arasında.

Yerli ve yabancı yatırımcılar için önemli bir merkez olan Antalya OSB’nin doğrudan yaratmış olduğu istihdam günümüzde 13 bin 500 kişiye, ticaret hacmi 9 milyar liraya, ihracatı ise 500 milyon dolara ulaşmış durumda. Yatırım, istihdam, üretim rakamları, ucuz altyapı hizmetleri ve çevreci özellikleriyle Türkiye’nin en iyi ilk beş bölgesinden birisi olan Antalya OSB’de; gıda, ahşap-mobilya, kağıt-ambalaj, tarım-gübre-kimya, makina-metal-enerji, plastik-polyester-akrilik, inşaat-yapı ve tekstil gibi sektörler öne çıkıyor.

Antalya OSB olarak tamamlanan elektrik işletme bakım, doğal gaz, içme-kullanma suyu, peyzaj ve rekreasyon, kanalizasyon ve atık su arıtma tesisi, çamur geri devir pompa istasyonu, itfaiye, haberleşme, personel lojmanları, güvenlik, dahili yolları, PTT şebekesi, alışveriş merkezi, kademe dükkanları, cami, kreş, otel, sosyal tesisler ve atölyemizle birlikte tüm gelişmiş organize sanayi bölgeleriyle rekabet edebilecek düzeydeyiz. Avrupa Birliği ve Ortadoğu pazarlarının yanı başında yer alan OSB’miz, TS.EN-ISO 9001-2015 Kalite Yönetim Sistemi belgesine sahip olmakla da gurur duyuyor.  

Antalya OSB öncülüğünde, Akdeniz Üniversitesi, Antalya Bilim Üniversitesi, Antalya Ticaret ve Sanayi Odası, Genç Organize Sanayi Derneği ortaklığı ile kurulan Teknoloji Geliştirme Bölgesi (TGB) ise Antalya’nın bir bilim kentine dönüşmesi vizyonumuzun ilk yansıması. TGB, güçlü ve üretimde tam bağımsız bir Türkiye için atılmış önemli bir adım olarak dikkat çekiyor. 2020 yılı sonunda faaliyete geçmesi planlanan TGB’de; teknoloji transfer ofisi, start-up’lar, bunları destekleyen kuluçka merkezleri, tasarım ofisleri, ticarileştirme ve eşleştirme merkezi, fon yönetim birimi ve endüstriyel laboratuvarlar hizmet verecek.

Antalya OSB’miz yoluna; insana ve çevreye saygı prensibi eşliğinde katma değeri yüksek yatırımları bölgeye kazandırıp, firmalar arasındaki işbirliğini daha da artırarak devam etme kararlılığında.

Ali BAHAR
Antalya OSB Müteşebbis Heyet Başkan Vekili
Antalya OSB Yönetim Kurulu Başkanı

Antalya OSB, turizmin başkentine çok yakışıyor

Antalya OSB; binlerce yıllık tarihi, denizi ve güneşiyle bir tabiat harikası olan kentin ihtiyaçlarını dikkate alarak, çevre kirliliğine sebep olmayacak sanayi türlerini seçmek, sanayi yatırımlarını bir araya toplayarak, düşük maliyetli ve altyapısı hazırlanmış sanayi parsellerini üretmeyi temel hedef olarak benimsemiş durumda.

Yerli ve yabancı yatırımcılar için önemli bir merkez olan Antalya OSB’nin doğrudan yaratmış olduğu istihdam günümüzde 13 bin 500 kişiye, ticaret hacmi 9 milyar liraya, ihracatı ise 500 milyon dolara ulaşmış durumda. Yatırım, istihdam, üretim rakamları, ucuz altyapı hizmetleri ve çevreci özellikleriyle Türkiye’nin en iyi ilk beş bölgesinden birisi olan Antalya OSB, insana ve çevreye saygı prensibi eşliğinde katma değeri yüksek yatırımları bölgeye kazandırıp, firmalar arasındaki işbirliğini daha da artırarak yoluna devam etme kararlılığında.

Ali Bahar: Öncelikle Halkbank’ın değerli yöneticileri, saygıdeğer misafirlerimiz ve sanayici arkadaşlarımıza hoş geldiniz diyoruz. Bugünkü program, gerçekten bizi çok etkiledi. Klişe bir takım söylemlerden ziyade olayın derinliğine inmesi ve uzantılarının da buradan en üst kademelere kadar ulaşacak olması bizi heyecanlandırdı. Onun için sanayicilerimizin zülfü yâre dokunacağını zaten düşünüyorum. Sektörü ve yaşanan sorunlarını bilen birçok sanayici arkadaşımız burada. Muhataplarımız da karşımızdayken güzel bir sohbet, zülfü yâre dokunan bir sohbet olacağından hiç şüphem yok. Hoş geldiniz dedikten sonra ben sözü sayın moderatörümüz Hakan Bey’e bırakmak istiyorum.

Hakan Güldağ: Çok teşekkürler sayın başkan, hoş bulduk. Halkbank’la Turkishtime’ın birlikte düzenledikleri “Ortak Akıl Buluşmaları”na sizler de hoş geldiniz. Ana eksenimizin bir tartışma değil bir sohbet olacağını öncelikle belirtmek isterim. “Beyin fırtınası” demeyelim de bir “fikir meltemi” gibi rahat rahat konuşacağız, düşüncelerimizi ifade edeceğiz. 

Bu Ortak Akıl Buluşması’nda tabii ki sorunları ifade edeceğiz ama nasılları da konuşacağız ve buradan 10 maddelik bir eylem planı çıkarmaya çalışacağız. Çünkü bu eylem planının Ankara’ya iletilmesi açısından -sorunların mutlaka herkes farkında ama- belki daha detaylı, daha net olarak, gerçekçi bir biçimde ifade edilebilmesi için son derece önemli olduğunu düşünüyoruz. Daha önceden bu konuyla ilgili bilgi ve geri beslemeler de bakanlıkların bu konuya bir hayli ilgi gösterdiğini, yanıtlar verdiğini gösteriyor. O yanıtlar da sizlerle her şekilde paylaşılacak. 

Her şeyden önce dostlar arasında olmak çok güzel. Katıldığınız için hepinize ve bu toplantının düzenlenmesinde emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. İşbirliğinin önemli bir tarafı olarak Mustafa Çödek Bey’den başlayarak, hemen sohbetimize geçelim. Buyurun Mustafa Bey.

Mustafa Çödek: Bu sene, Halkbank ve Turkishtime olarak, “Ortak Akıl Buluşmaları” adı altında, 15 ayrı yerde organizasyon gerçekleştireceğiz. İlk olarak Sakarya’da başladık. Takiben Çorum, Kayseri, Samsun, Antalya şeklinde devam ediyoruz. Bugün itibarıyla da Antalya’da siz çok değerli reel sektör temsilcileriyle bir araya gelerek, hem Antalya OSB’nin sorunlarını irdelemek hem de reel sektöre verilebilecek destekler hakkında tartışmak için için bir aradayız. 

Kısaca, Halkbank olarak neler yaptığımıza ilişkin sizlere bilgi vermek istiyoruz. Ekonomideki gelişmelere paralel olarak biz de özellikle kamu bankaları olarak, hem reel sektörün desteklenmesi ve teşvik edilmesi hem de ekonomik büyümeye daha fazla katkı verilebilmesi adına bu sene çok yoğun bir şekilde çalışıyoruz. Bu çalışmalar; hem bilgi birikimlerinin karşılıklı olarak aktarılması hem krediler suretiyle bu sektörlerin desteklenmesi hem de sizlerden gelen geri dönüşlerle yeni mevzuat düzenlemeleri ve yenilikçi ürünlerle bu alanda farklı açılımlar yapılması gayretlerinden oluşmaktadır. 

Bu desteklerin uzantılarını rakamsal olarak ifade etmek gerekirse, 31 Mart verilerine göre Halkbank olarak, 407 milyar aktif büyüklükle bankalar arasında üçüncü sırada, 272 milyar TL nakdi kredi ile kredi büyüklüğü açısından tüm bankalar arasında ikinci sırada, 269 milyar TL’lik mevduat büyüklüğüyle de tüm bankalar arasında ikinci sırada yer almaktayız. Topladığımız kaynakların tamamını, hatta biraz daha fazlasını, reel sektöre ve ekonomiye aktarmış bulunmaktayız. 

Kuruluş misyonunda “küçük ve orta ölçekli sanayinin gelişimine katkıda bulunmak ve destek vermek” olan, yine büyük ölçekli işletmelerimize de desteklerine devam eden ancak esnaf ve sanatkarları da bu anlamda önemli ölçüde destekleyen ve sübvanse eden bir kurumuz. Üç aylık dönemde, özellikle Antalya bölgesinde, 60 odaya kayıtlı 35 bin esnafa kredilerle önemli destekler verdik. Bugün geldiğimiz noktada da esnaflar için 2,9 milyar TL’lik bir kredi büyüklüğüne ulaştığımızı ifade etmek istiyorum. 

Biz bu sene içerisinde yapacağımız benzer nitelikli 15 organizasyonu takiben, sizlerden gelen geri dönüşlerle mutlaka yine destek vermeye devam edeceğiz. Hizmet kalitesini artırmak adına üzerimize düşenleri yapmaya devam edeceğiz. Buradan yenilikçi ürünler oluşturarak rekabet gücümüzü de artırmayı amaçlıyoruz.

Antalya bizim için de ülkemiz için de son derece önemli bir il. 1955 yılında Antalya’da ilk şubemizi açtık. Antalya, Burdur ve Isparta 42 şubemiz bulunuyor ve 690 çalışanımızla yöre insanımıza hizmet vermeye devam ediyoruz. Ancak şunu da ifade etmek gerek; bu 42 şubenin 31 tanesi Antalya ilinde bulunuyor, ayrıca Antalya merkezinde bir bölge koordinatörlüğümüzle hizmet veriyoruz. Rakamsal anlamda hizmetlerimizin karşılığını buradaki arkadaşlarımız bize performanslarıyla, geri dönüşlerle aktarıyorlar. Biz Antalya’da olmaktan, Antalya’ya hizmet etmekten son derece mutluyuz. Çünkü buraya yapmış olduğumuz hizmetler, verdiğimiz destekler aynı zamanda ülkemize yapmış olduğumuz hizmetler. 

Konuşacağımız çok şey var ama bizim bugünkü konumumuz takdir edersiniz daha çok dinleyici konumda olmamızı gerektiriyor. Sizlerden gelen geri dönüşleri değerlendirmeye çalışmak ancak dinlemekle mümkün oluyor. Hepinize geldiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Antalyamıza ve ülkemize çok daha kaliteli hizmet verme şansını buradan alacağımız geri dönüşlerle sağlayacağımızı umuyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. 

Hakan Güldağ: Dilerseniz sözü önce Sayın İlhan Metin’e bırakayım. OSB’mizle ilgili ana bilgileri alalım, ondan sonra da sohbetimize devam edelim.

İlhan Metin: Antalya OSB, 1976 yılında Türkiye’nin beşinci OSB’si olarak kuruldu. 1989 yılında alanı -o döneme kadar olan birtakım gelişmelere bağlı olarak- cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle 37 hektar, 130 hektar, 160 hektar şeklinde değiştirildikten sonra, nihai halini 1989 yılında alarak altyapı hizmetine başlandı ve 1990 yılından itibaren de faaliyete geçti. Ben de ilk günden beri burada görev yapıyorum. OSB’miz 7 milyon 780 bin metrekare bir alan üzerinde kurulu yani 778 hektar alana sahip. Bu alanın 5 milyon 114 bin metrekaresi sanayi parseli olarak kullanılmakta, geri kalan 2,5 milyon metrekare ise yol, altyapı, üstyapılar, sosyal, teknik ve donatı alanlarına, park ve bahçelere ayrılmış durumda. 327 adet sanayi parselimiz bulunmakta, bunun 326 tanesi bugün itibarıyla tahsisli. Şu anda 286 adet firma üretimde bulunmakta. Bunun yanında, 600 bin metrekarelik bir alanı da tamamen yeşillendirilmiş durumdayız. 

8 Mart 2019 tarihi itibarıyla, 3 bin 700’ü kadın, 10 bin 24’ü erkek çalışan olmak üzere, 13 bin 724 kişi istihdam ediliyor. OSB’miz, 2018 yılı verileri doğrultusunda, 500 milyon dolarlık bir ihracat hacmine, 9 milyar TL’lik de bir ticaret kapasitesine sahip. 2018 yılı içerisinde 436 milyon kw/saatlik enerji tüketimi var. Bu rakam, Antalya, Burdur, Isparta bölgesinde kullanılan elektriğin yüzde 22’sine karşılık geliyor. 2019 yılının ilk 4 aylık bölümündeyse 128 milyon kw/saat enerji kullanıldı. 

2018’in ilk dört ayında bu rakam 144 milyondu. Yani enerji tüketimimiz ilk dört ayda yaklaşık yüzde 11 oranında düştü. 2018 yılında doğalgazda 23 milyon 793 bin standart metreküp kullanıldı ki, bu tüketim -bundan önceki senelerde Antalya’da enerji ve doğalgaz kullanımındaki fazlalıktan dolayı- yüzde 90 oranında azaldı. 2019 yılında, bugün itibarıyla 9 milyon 600 bin standart metreküplük bir doğalgaz tüketimi var. Geçen senenin aynı zamanında bu tüketim 10 milyon 550 bin standart metreküptü ve burada da yüzde 8,5-9 oranında bir düşüş gerçekleşti. 

Sahaya kullanma ve içme suyu olarak 6 milyon 536 bin metreküp su basıyoruz. Bu suyun da  2019’un ilk dört ayında 1 milyon 767 bin, 2018’in aynı döneminde bu rakam 1 milyon 943 bindi. Suda da yine aynı şekilde yüzde 9,5-10 oranında bir düşüş var. Elektrik fiyatımız Türkiye’nin en ucuz elektrik fiyatı. 2018 yılında kw/saat ortalaması 29 kuruştu. Şu an itibarıyla ilk 4 ayda 35 kuruş mertebesinde. Doğalgazda 2018 yılında sanayicimize 1 TL’den doğalgaz arzı gerçekleştirmiştik ancak 2019 yılında, yüzde 35’lik bir artışla, 1,35 TL’den gerçekleştiriyoruz. Yine sanayicimize su arzında 0,5 TL/metreküpten kullandırıyorduk, bu sene itibarıyla hem elektrikteki hem de diğer ekipmanlardaki artış nedeniyle 0,6 TL/metreküp olarak kullandırıyoruz. 

Antalya OSB olarak üç tane ödülümüz bulunmakta. Bunlardan bir tanesi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından düzenlenen “En çevreci, en yeşil OSB ödülü”. Yine belediyeler tarafından önerilen, atık, atık yönetimi ve simbiyotik ağların kurulması sonucunda oluşan ekosistemin atıkları bertaraf etmesiyle ilgili “En temiz OSB ödülü”. Yani suyun arıtılması ya da çöpün toplanması tek başına yeterli değil, bunların tamamının bir çatı altında ve tek elden yönetilmesi konusunda... Aynı zamanda Türkiye’deki üniversiteler arasında gerçekleştirilen, arıtma tesisleri ve endüstriyel arıtma tesisleri konusunda da Türkiye’nin en mükemmel endüstriyel, kimyasal ve biyolojik arıtma tesisine sahip OSB’si olarak da tescil edilmiş durumdayız. 

Hakan Güldağ: Hem elektrikte hem doğalgaz kullanımındaki bu düşüşler çarpıcı. Türkiye’ye baktığımızda sanayi üretiminde elektrik kullanımında, sanayi elektriği başta olmak üzere ciddi düşüşler var. Hem bu rakamlar üzerinden hem de genel sorunlar üzerinden, kısa vadede bizi neler bekliyor? Orta vadede hangi gelişmeler sanayicinin önüne gelebilir? Sayın başkan uygun görürse, bu çerçeveyi çizsek. Ondan sonra da üzerine devam etsek, katılımcılarımızla birlikte iyice zenginleştirsek, derinleştirsek ne dersiniz?

Ali Bahar: Tabii OSB’mizin İlhan Bey’in anlattıklarının yanında birçok özelliği daha var. Örneğin OSB’miz Türkiye’nin ilk meslek lisesini, daha kanunda yeri yokken, kurmuş bir OSB. Henüz okul öncesi eğitim Türkiye’nin hiçbir kanununda yer almazken kreşini açmış bir OSB. Türkiye’nin ilk serasını kurmuş ve bu ödülleri getiren altyapıyı oluşturmuş ve sanayicisine yıllık yaklaşık 300 bin adet bitkiyi ücretsiz kazandıran bir OSB.

Kendi otelini yapmış, 112 acil servisini 24 saat esasıyla oluşturmuş, kendi jandarma karakolunu bölgenin içine yapıp, buradaki güvenlik firmasından temin ettiği kişi sayısını azaltarak bunu askere devretmiş, böylece verimlilik esasını da yerine getirmiş ve sanıyorum hırsızlığın hiç olmadığı çok ender OSB’lerinden bir tanesi.

Endüstri meslek lisesi şu anda Türkiye’nin en büyük sorunlarından bir tanesi. Bir tarafta istihdam ve işsizlik sorunu varken, sanayicinin de bir taraf olarak, nitelikli eleman sorunu yaşadığı bir trajedi, bir paradoks yaşıyoruz. Bunun tespitini çok  önceden yapmış olmamız itibarıyla okulu kendi bünyemize alma çalışmamız çok uzun zamandan beri devam ediyor. Hatta göreve geldiğimizden itibaren ilk verdiğimiz beyanat “Okulu istiyoruz” oldu. 4,5 yıl geçti hala aynı şeyi söylüyoruz. OSB’ler içinde bu okulları alanlar da almayanlar da oldu ama alanlar için de almayanlar için de tek bir politikanın oluşması çok önemli. Eğitimde bu politikanın oluşmasını beklediğimizi defalarca söylüyoruz ama bu okulu alamamamız bizim eğitim anlamında adım atmamamıza yol açmadı. 

Biz ne yaptık? Kendi eğitim birimini kurmuş ilk OSB’yiz. Bununla beraber, 4,5 yıl içerisinde, sanayicimizden ölçerek aldığımız, anketlerle aldığımız 7 binin üzerinde sertifika oluşturmuş durumdayız. Okulumuzun kapasitesi yılda 400-500 öğrenciyi alacak düzeyde fakat şu anda 47 öğrenci kayıt için başvurmuş durumda. Yani ancak yüzde 10 dolulukla şu anda mesleki eğitimde nereye gittiğimizin çok çıplak bir göstergesini gözler önüne seriyoruz. Biz bunu değiştirecek kapasitede bir OSB’yiz ve değiştirmek istiyoruz. 

Genç OSD başkanım burada, bizim gerçekten bugüne kadar yaptığımız en değerli, en vizyoner ve Türkiye’ye örnek bir proje olduğunu düşünüyoruz Genç OSD Derneğimizin. Çünkü sanayide kökleşmeden, ortaklaşmadan, kümelenme kültüründen bahsediyorsak, bu üçünün de en vizyoner projesi gençlerimize, geleceğin sanayicilerine olan yatırımımız olmalı. Genç OSD projesine Türkiye’nin çok dikkat etmesi gerektiğini, bu projenin gelecekte sanayicinin kökleşmesiyle alakalı çok değerli bir proje olduğunu düşünüyoruz. Bizim yönetim anlayışımızda, “her şeyi sadece yönetim kurulları ve müteşebbis heyetlerindeki arkadaşlarımız yapacak” kültürü yoktur, komisyon oluşturma anlayışı vardır. OSB’mizi ve sanayicimizi bir aile gibi düşünüyoruz. Dolayısıyla hangi işi yaparsak yapalım, komisyonlar kurmak suretiyle tüm sanayiciyi alanın içine çekme yani birlikte yönetme kültürümüzü ortaya koymak istiyoruz. Örneğin melek yatırım ağı projemiz. Evet melek yatırım fonu çok söylenen bir şey fakat henüz binasının temelini dahi atmamışken, melek yatırım ağı ve melek yatırım fonu anlayışının, teknoloji geliştirme bölgemiz daha bitmeden ortaya koyacağımız bir düşünce olduğunu da söylemek istiyoruz. Bir teknoparkı bir teknoloji geliştirme bölgesini kuruyorsanız, daha bunun fikri oluşurken melek yatırımcı ağını, melek yatırım fonunu gündeme getirmenin, o eseriniz bittiğinde yatırımcının da hemen bu fikirlerin yanında olması gerektiğinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz.

Tüm Türkiye’deki OSB’lerin hepsini aynı statüde, aynı kategoride düşünmenin son derece yanlış olduğunu OSBÜK’teki bütün yönetim kurullarında ifade ettim. Dolayısıyla biz OSB’lerin derecelendirilmesi gerektiğini ve bu derecelendirmeye göre de OSB’lere çok daha büyük sorumluluklar verilebileceğini düşünüyoruz. Nedir bu sorumluluklar? Eğitimdir, kooperatifleşmedir, farklı konsept OSB’leri kurabilme yetkisinin verilmesidir, bunların çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Tüm OSB’leri tanıyan birisi olarak, böyle bir yıldız verilseydi, Antalya OSB’nin ölçülebilir anlamda beş yıldızlı bir OSB olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Dolayısıyla bu yıldızı, bu yetkiyi alan OSB’lere muhakkak değişik sorumluluklar da verilmelidir. Arazi toplulaşmasından tutun, kooperatifleşmeye, farklı konseptlerde OSB’ler kurulmasına, eğitimin de içeriye çekilmesine kadar…. 

Bunun dışında endüstri bölgeleri kuruluyor Türkiye’de bu yeni bir alan. Yani OSB’ler olarak biz, özünde birer belediyeyiz ve Türkiye’nin en iyi kanunlarından biriyle yönetiliyoruz. OSB Kanunu’nun bu şekilde çıkmasının ana sebebi, OSB’leri bürokrasiden uzaklaştırmak, daha hızlı karar alınmasını sağlamak ve sanayicinin bir an önce üretime geçmesi mantalitesidir. Bundan da farklı bir biçimde bakanımız, OSB Kanunu’na gerek duyulmadan, OSB ilan edilmeden, sadece bir şirkete çok daha büyük bir alanı vererek endüstri bölgeleri oluşturulması fikrini çok yakın zaman önce buraya geldiğinde ifade etmişti. Bunun çok doğru bir fikir olduğunu ifade etmek isterim.

Türkiye’de değişik bölgelere farklı teşvikler ve hibeler veriliyor. Bu teşvik ve hibelerin bölgesel olarak, Güneydoğu, Doğu, Akdeniz, Ege, İç Anadolu mantalitesinden ziyade, tamamen verimlilik, lojistik, inovasyon, Ar-Ge gibi ana başlıklar altında topladıktan sonra, bu konularda avantajlı olan alanlara verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Yani basmakalıp bir durumdan kurtarılmalı. Komşumuz Burdur dördüncü bölge kabul edilirken yüz kilometre ötesindeki Antalya’nın birinci bölge kabul edilmesinin yanlışlığına vurgu yaparak, bunun daha çok verimlilik esasına dayanması gerektiğini düşünüyoruz. 

Biraz da sorunlardan bahsedersek: “Bir üretici, bir sanayici, ülkemizin şu şartlarında acaba neden sanayici olsun, neden üretsin, neden bu işlere, bu çılgınlığa kalkışsın?” diye gerçekten düşünmek lazım. Çünkü biz önce araziye sonra üzerindeki taşa, betona para veriyoruz. Ondan sonra içindeki makineye ve ürettiğimiz ürünü satarken de valörüne para veriyoruz. Sonra sınırımızın hemen yanındaki bir evde, vatandaşımız çamaşır makinesini çalıştırırken tükettiği enerji fiyatından, yani ayda 100 lira, 200 lira elektrik parası ödeyenle, ayda 5 milyon lira elektrik parası ödeyen kişinin enerjiyi aynı fiyatla satın aldığı bir ortamda üretim yapıyoruz. Dövizin belirsizliğine yelken açıyoruz, faizin büyüklüğüne yelken açıyoruz, mevzuat ve bürokrasi zaten tepemizde. Bunun dışında bitmeyen bir seçim atmosferi mevcut. Bunun yanında tabii birçok noktaya parmak basıyoruz ve tarafların da özgür bir biçimde bunu paylaşmasında hiçbir sakınca görmüyoruz. Örneğin; kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, işsizlik sigortası üçlemesi, bunda önemli bir rol oynuyor. Bilenler lütfen beni aydınlatsın; kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve işsizlik sigortası üçlüsünün bir arada uygulandığı başka bir ülke gerçekten var mı? Varsa “şu ülkede var” deyin.

Kıdem tazminatı yükü üzerimizden muhakkak alınmalıdır ancak bu demek değildir ki, işçilerin hakları yensin. Tam tersi işçilerin hakları kazanılsın istiyoruz. Çünkü burada bir şirket probleme düştüğünde işçiler o tazminat haklarını alamıyorlar. Alabilsinler istiyoruz. Eğer bu  kıdem tazminatı yasası tüm tarafların rızasıyla çıkarsa, yaklaşık yüzde 30 kayıt dışı işsizliğin sistemin içine gireceğini, böylece bizim de yüklerimizin azalacağını, bunun bir tasarruf fonu olduğunun anlaşılması gerektiğini, bu fon devreye girdiğinde sanayiciye daha ucuz kredi verilebileceğini düşünüyoruz. Biz de bugün fabrikamızı kapatırsak işçiye şu kadar borçlu olacağımız kaygısından uzaklaşmak istiyoruz. Sanayi sicil belgesinin herhangi bir belge olmadığının, bu ülke için en hayırlı belge olduğunun, toplumun tüm kesimleri, bankalar, devlet, basın, tüm taraflar tarafından anlaşılmasını istiyoruz. Bu belgeye mahsuben de birçok konunun  gündeme getirilmesini istiyoruz.

Örneğin; kredi garanti fonunun çok doğru içerikte, doğru bir zamanda çıkarılmış olmasına rağmen maalesef doğru sürdürülmediğini, ancak sürdürülmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü kredi garanti fonundaki rakamla devlet bize garantörlük yaptıktan sonra, kriz yılında, sıkıntı yaşanan yılda kimsenin para kazanmadığını düşünmek gerekiyor. 2-3 yıl sonraki perspektifte, Hazine garantisi altındaki rakamların bundan çıktığını ve rotatife dönüştüğünü, özellikle doğru ödeyen firmaların, bu kredi garanti fonundan yararlanmasının önü açılmazsa onların da nakit akışında kar etmedikleri için sıkıntı yaşayabileceği gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. 

Devlet bu konuda birkaç adım attı fakat rakamlarla sınırlaması nedeniyle istihdam yaratan sanayicide gerekli etkiyi yaratmadığını görüyoruz. Doğru ödeyenlerin kredi garanti fonundan açık, ödediği rakam kadar tekrar yararlanmaya devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz. 

Hakan Güldağ: Yani 1,5 milyon ihracatçıya veriliyor, onlar yeterli değil, orada limit olmasın, ne döndürebiliyorsa onu alabilsin mi diyorsunuz?

Ali Bahar: Biz ihracatçıyı da turizm sektörünü de sanayici gibi düşünüyoruz. Kredi garanti fonundan 50 lira almışsa, bunun 20 lirasını ödemişse, 30 lirası kalmış, bunun 20 lirası kar edemediği için rotatife dönmüşse ve rotatife dönen doğru ödenmiş o limit tekrar hazine garantisi içine alınmazsa, şirketlerin kar edemedikleri için ileride sorun yaşama ihtimalini değerlendiriyoruz. İlaveten geçen sene arz fazlası nedeniyle şirketlerin maliyetleri arttı. ÜFE ve TÜFE arasındaki fark bunu çok net göstermektedir. Bu yüzden kar edemediler ve bu nedenle arzlarını kısmak zorunda kaldılar. Ne için? Zam yapabilmek için. Çünkü ülkede yüzde 25 oranında bir enflasyon gerçekleşti. Ancak şirketler arzlarını kısmalarına, daha çok finansmana ihtiyaç duymak istememelerine rağmen, ülkede oluşmuş enflasyon nedeniyle üretimde küçülseler dahi ciroda ve finansmanda büyümek zorunda kalıyorlar. Yani bankaların, bundan 1-2 yıl önce kredibilite tanımlamış oldukları sanayi şirketlerinin, özellikle de sanayi sicil belgesi sahibi şirketlerinin limitlerini, enflasyon miktarında artırmaları durumu söz konusudur. Bunu yapmazlarsa bu bir limit kısılması demektir. Böyle bir ortamda üretim yapılamaz, sanayici olunamaz ve istihdam yaratılamaz. Bu konuya dikkat çekmek istiyorum. 

Sanayicinin en büyük sorunlarından bir tanesi, ki bu bankaların da nezdinde vardır, parasını bizim ödediğimiz, bizim belgelendirdiğimiz bilirkişi ve ekspertiz sorunu. Bu parasını bizim ödediğimiz fakat kontrolü bizde olmayan, bizimle şeffafça paylaşılmayan ve çok da yanlış yönetilen bir konudur. Bugün biz OSB olarak ilan edilirken bir tarafta fahiş fiyatla sanayiciye arazi vermek zorunda kaldığımız bir bilirkişi sorunu yaşıyoruz, diğer tarafındaysa bizim mülklerimiz değerlendirilirken de 1/4 bir fiyatlamayla finansman sıkıntısı yaşatılıyoruz. Böyle bir ortamda malımız mülkümüz, bilançomuz değerli değilse, bizim yapmış olduğumuz proje finansal bir değer taşımıyorsa biz nasıl büyüyeceğiz, istihdam ve finansman yaratacağız? Yani bana bizim finansman bulmamızla ilgili bir tane alameti farika söyleyin. Çünkü ben dört tane eksi farika söylüyorum size. Böyle bir sıkıntının bizim üstümüzden muhakkak alınması lazım. Malımızın, en azından bilançomuzun, projemizin değerli olması gerektiğini düşünüyorum. Buranın değeri 120 dolardır. Kanun gereği o yılın biriminde Merkez bankası kuru, yani 5,28 esas alınmaktadır. Buraya gelen ekspertiz ve bilirkişi şunları bile diyebilmektedir: “Gidin OSB’nin bölge müdürlüğünden belgenizi alın.” Biz 120 dolar yazıp, imzalayıp veriyoruz. Bu kişiler buraya gelmiyor. Bir ekspertiz, “Sen Anet firmasının karşısındasın, koku var, burası daha ucuzmuş” diyor. Başka bir tanesi, “Sanayici başkana baskı yapıyormuş, değerinin üzerinde bir fiyat belirleniyormuş kredibilite için” diyor. Bunlar tamamen bir cahillik ürünüdür, böyle bir şey yok, böyle bir şey de olmaz. Bizim buradan yazılı verdiğimiz her şey müspet bir belgedir. Türkiye’de ekspertiz ve bilirkişi problemi çözülmezse biz tamamen tesadüfi sanayiciler, tesadüfi endüstriciler oluruz diye düşünüyorum. Bunların hepsi bizi rekabette geri düşüren uygulamalardır. 

Hakan Güldağ: Tabii sorunlar çok. Başkan da bir kısmını ifade etti. Mutlaka bunlara eklenecek olanlar da vardır, ekleyelim de. Peki bütün bunları düzeltmek için bize şahsen yetki verilse. Düzeltmeye dönük olarak elimizde her tür tasarruf imkanı olsa, uğraşacağımız öncelikli üç sorun ve bu sorunların çözümü yönünde öneri ne olurdu? Bir çerçeve aldık zaten ama böyle sorunlar üzerinden çözümlerini de önererek ilerleyebiliriz.

Hasanali Gönen: Kendi sektörüm için en önemli sorun, yeteri kadar ithalat gerçekleştiremiyor oluşumuz. Kur problemimiz var, finansal ulaşımımız çok zorlanıyor. Örnek vereyim; bundan 7-8 yıl önce sektörde bankalardan bir yıl, bir hafta provize not olarak finansman bulabiliyorduk. Bugün en basitinden bulabildiğimiz finansman 90 günlük akreditif. Bu bizim için çok önemli. 

Hakan Güldağ: Yani siparişi alıyorsunuz, ürünü teslim edeceksiniz, hazırlayacaksınız ama bunun ön finansmanını bulmakta şu anda geçmişe göre çok ciddi bir fark var. Nereden kaynaklanıyor bu fark?

Hasanali Gönen: Şöyle söyleyeyim: Biz provize notu ne için yapıyorduk? Türkiye’de bundan 5 yıl önce 12 ay vadeyle satarken bugün 6 ay vadeyle satıyoruz. Provize notu kullanma sebebimiz buydu. Bir haftayla finansmanımızı çeviriyorduk ama buradaki döviz riskimizi de forward’la kapatabiliyorduk. Bugün forward işlemi de yapamaz haldeyiz. Yani ithalatı gerçekleştirdikten, akreditifi gerçekleştirdikten sonra maliyetlerimize baktığımız zaman forward işlemlerini yapamıyoruz. En önemli konu, finansmanın daha ucuz hale getirilmesi. Bence sanayicinin en önemli sorunu bu. 

Nasıl çözülür? Enflasyonun düşürülmesi lazım, bankaların faizi düşürmesi lazım. Bana göre bunların toplamında ülkede bir güven ortamı oluşturulması lazım. Şu anda güven ortamı yok ülkede. Bu güven ortamı sağlanırsa bunların hepsi gerçekleşebilir diye düşünüyorum. 

Fatih İncir: Bence en büyük sıkıntı finansman desteğinin olmaması. Bunun çözümü için de hepimizin maliyetleri düşürücü bir takım eylemlerde bulunmamız lazım ama burada da devlet desteğini arkamıza almamız gerekli. Ben teşvikler, destekler, istisnalar gibi devlet yardımlarının özellikle OSB’ler tarafından yönetilmesi gerektiğini düşünüyorum. Mesela OSB yönetiminin bazı kamusal yetkilerinin artırılmasının, kamulaştırma yetkisinin olmasının, bürokratik prosedürlerin uzun sürmesi sebebiyle hızlandırıcı bir etkisi olacağını düşünüyorum. 

Hakan Güldağ: Teşviklerin OSB tarafından belirlenmesi anlamında mı söylüyorsunuz?

Fatih İncir: Sadece OSB bölgeleriyle sınırlı alanlar, buradaki sanayicileri kapsayan teşvikler için.

Hakan Güldağ: Bir örnek verir misiniz?

Fatih İncir: Şöyle bir örnek vereyim; daha önce BAKA kredileri vardı, biz kendi şirketimiz adına orada bir başvuru yaptık. Şimdi yapmış olduğumuz faaliyetleri değerlendiren bir heyet var. Heyetin kapasitesini sorgulama niyetim yok ancak değerlendirme kriterlerinin ne olduğu konusunda şüphelerimiz vardı. Mesela bizi 49 puanla yani 1 puan eksikle elediler. Çelik yapılar sektöründe çalışıyorum, inşaat sektöründe. Yurtdışında prefabrik yapılar üzerine, birçok yapı malzemesini birleştirdiğimiz bir projemiz vardı, 1 puanla elendik. Tişört üzerine baskı yapacak bir projeye BAKA’dan kredi alındı ama bize verilmedi. OSB yönetimi tarafından veya burada kurulan bir heyet tarafından bu kararlar, bu kriterler belirlenirse daha objektif olur çünkü hepimiz sanayiciyiz. Hepimiz matematik düşünen beyinler olduğumuz için süreçler daha hızlanır diye düşünüyorum. 

Bir de kapasite raporu konusu var. Biliyorsunuz kapasite raporu bir tesisin makine parkuru ve insan işgücüyle, yıllık üretim kapasitesini belirleyen bir rapor. Dolayısıyla ülkenin de yıllık üretim kapasitesini belirleyen de bu raporla toplanan veriler. Sadece kendi tesisimle ilgili örnek vereceğim. Diğer sektörlerdeki puanlama nasıl onu bilmiyorum. Düşünün benim 2500 TL’lik bir taşlama makinem ya da spiral makinemin puanıyla, teknolojik donanımlı, yaklaşık 200 bin euroluk bir CNC makinemin puanı arasında neredeyse fark yok gibi. Bu konuyu biz ticaret ve sanayi odasının yetkili komisyonuna da aktardık tabii onlar da işin tamamen TOBB bünyesinde olduğu beyan ettiler. Yani bu puanlama skalasının düzenlenmesi lazım. Hatta ve hatta bu kapasite raporlarının bile OSB bünyesinde yürütülmesi taraftarıyım. 

Hakan Güldağ: Evet o açıdan bence hem pratik hem de rasyonel bir çözüm olabilir.  

Elçin Ekici Öztürk: Ben de iki noktadan bahsedeceğim. Biri sanırım hepimizin her zaman sıklıkla konuştuğumuz ulaşım konusu. OSB’nin şehre olan uzaklığı, ulaşım imkanlarının kısıtlı olması. Bunlar bizi birçok açıdan olumsuz etkiliyor. Şirketim adına şunu söyleyebilirim; bir iş görüşmesi yaparken bile şehirdeki kişi buraya gelmekten imtina ediyor. Nasıl geleceğini bilmiyor. Bazen İK’deki arkadaşlarımıza bakıyorum, bir kişinin buraya ulaşımı için bir saate yakın telefon görüşmesi yapıyorlar. Tabii ki pratik yöntemleri var artık ama ulaşım araçlarına çok fazla binmeyen insanlar için buraya ulaşımı anlatmak gerçekten büyük sıkıntı. Diyelim işe aldınız, biz şirkette üç vardiya çalışıyoruz ve bazen acil durumlarımız oluyor, personeli götür, getir gibi durumlar oluyor. Bazen de çalışanlarımızın bir işi çıkıyor, izin alıyor ve şirketten çıkmak zorunda kalıyor. Eve gidecek ama yolu 2-2,5 saat sürüyor çünkü bir otobüs için bir saat beklenen yerler var. Bazı köylere hiç otobüs ulaşımı yok. O anlamda ulaşımda ciddi sıkıntımız var. Daha fazla toplu taşıma araçlarının çalıştırılıyor olması lazım. Yıllardan beri konuşuyoruz; şehirle hemen Kepezaltı’nda bulunan metronun son durağına bağlanacak şekilde OSB’ye bir raylı sistemin yapılması gerekli. Ki 2016 yılında EXPO yapıldığında raylı sistem yapıldı ama şu anda üç durak boyunca havaalanı ile EXPO arası raylı sistem aktif olarak talep görmüyor. Çünkü EXPO kapandı ve âtıl bir şekilde duruyor. Benzer bir sistemi AOSB’ye bağladıkları zaman 7/24 çalışma garantisi de verebileceğimizi düşünüyorum.

Hakan Güldağ: Peki diyelim ki bu ulaşım meselesinin dışında işinizi etkileyen en önemli sorun nedir? Sabah başınız neyle ağrıyor?

Elçin Ekici Öztürk: Raftaki fiyatlarla ağrıyor. Biz son tüketiciye ürün yaptığımız, nihai tüketiciyle buluştuğumuz için şunu gözlemliyoruz: Son bir senedir enflasyonun çok yükselmesinden sonra tüketicinin tercihleri ve eğilimleri, tüketim noktasında çok değişti. Eskiden hızlı tüketim ürünlerinde, pazarın yüzde 15-20’si seviyelerinde discount marketler oluştururdu. Bugün geldiğimiz noktada sadece hızlı tüketimde pazarın yüzde 30’u indirim marketlerinin elinde. Süt ve süt ürünlerine baktığımız zaman bu oran yüzde 50’ye çıkmakta. Aslında bunun üretici açısından çok faydasını görüyoruz ama aynı zamanda çok dezavantajı da var. Faydası şu: Dediğim gibi süt ve süt ürünlerin yarısı discount marketlerde. Bu da demektir ki ben bir discount markete ürünümü listelediğim anda üretim kapasitem iki katına çıkacak. Bu tabii ki üretici açısından çok iyi fakat discount’taki fiyat yapısı ile discount dışındaki marketlerin fiyat yapısı oldukça farklı. Bu ortamda, bu biraz da seçim ortamından kaynaklı, baskılanmış bir ekonomiyle karşı karşıya kaldık. Son noktada marketler enflasyonla mücadele kapsamında fiyatlarda indirime gittiğinde, bunun yaptırımı tamamen üreticiye dönmüş oldu. Yani fiyatlarda indirim yapılırken, gerçekleşen iskonto üreticiden talep edildi.

Benim burada değinmek istediğim nokta perakende yasası aslında. Bu discount marketlerde çalışma prensibini tüm Türkiye’deki market kanallarına yayabilirsek hem üretici kar edecek hem de tüketiciye daha uygun fiyatlı ürünler listelenebilecek diye düşünüyorum. 

Çünkü discount dışındaki marketlere baktığımızda ürünümü sattığım bazı marketlerden yüzde 40-45 geri dönüş alıyorum. Bu oran noktasına göre yüzde 10-45 arasında değişiyor. Geri dönüş dediğim ne? İskonto yapıyor, iade düşürüyor üreticiye dönüyor, reklam yapıyor onun payını üreticiye döndürüyor gibi… Bir sürü “geri dönüş faturası” dediğimiz faturalardan birikiyor. Ben ürünü o noktaya koyarken, hepsini düşünerek fiyat vermek zorunda kalıyorum. Tabii bu da ürün fiyatında rafta yüksek kalmamıza ve dolayısıyla hem satışın azalması hem de o noktaların gerilemesi anlamına geliyor. Yani bugün discount bu kadar büyüdüyse fiyat yapısından kaynaklanıyor. O yüzden perakende yasasının tüm Türkiye’de genel anlamda oturtulması, bu geri dönüşlerin oranının sınırlandırılması ve takip edilmesini talep ediyoruz. 

Hakan Güldağ: Ben ekonomi gazeteciliğine başladığımdan beri o yasa çıkacak. Peki şimdi fiyatlar baskılandı diyorsunuz ya, o baskı enflasyonla mücadele kapsamında. Orada süt üreticisinin de peynir üreticisinin de sonuç itibarıyla birçok girdisi var. O girdilerin de önemli bir kısmı ithal. Oraya, yani o ara mala, ithal edilen mala bir baskı konulsa bu taraf daha mı rahatlar yoksa fark eden bir şey olmaz mı? 

Elçin Ekici Öztürk: Düşündüğüm zaman normalde bir beyaz peynirin maliyetinin yüzde 70’i sütten geliyor. Süte baktığınız zaman ithal midir? Tabii ki değil ama hayvanın yediği yem ithal. Doğal olarak evet ithal ediyoruz. Yani süt fiyatlarının düşmesi için yemin de ucuzlaması lazım. Yemin ucuzlaması için ithalatın kesilmesi lazım. İthalatın kesilmesi için iç üretimin, tarıma yönelmenin artması lazım. Tabii bu da biraz tarıma teşvik politikalarının hayata geçmesi demek. Köyden şehre göçün değil de şehirden köylere göç devrinin başlaması gerekir diye düşünüyorum. 

Ahmet Kasapoğlu: OSB’lerde, sanayicinin üzerinde aşırı bir yük var. Yani örtülü vergi gibi. Mesela geçen sene elektrikte bir sistem değişikliği yapıldı, bu bize ilk etapta yüzde 25’e mal oldu. Şu anda elektriğe yüzde 85 oranında fazla para ödüyoruz. Zaten sanayicinin ana gideri elektriktir. Ben kendi iş kolumda 30 bin liralık bir faturayla devam ediyorum ama kimi sanayiciler 5 milyona yakın elektrik parası ödüyor. Normalde 2,5 ödeyeceğine 5 milyon ödüyor. Üreticinin elektriğinin ya teşviklerle eski haline çevrilmesi veya sübvanse edilmesi gerekir. 

Hakan Güldağ: Elektrik de dahil olmak üzere genel giderlerde bir artış var mı?

Ahmet Kasapoğlu: Anormal artış var. Sigorta primlerinden tutun da elektriğimize kadar. Bir enflasyon yaşandı ama bu enflasyon artışı bizim üretimimize de satışımıza da yansımadı. Nedeni pazar darlığı. Zaten müşteri az, bir de biz fiyatlarımızı yükseltirsek iş yapamadan oturmamız gerekir. Bu sefer personel ücretleri ve genel giderlerin tamamını biz finanse etmek durumunda kalacağız. Şu anda karsız çalışıyoruz, hiç değilse üretimin masraflarını yatırımcıdan almış oluyoruz. Dolayısıyla, dış pazara yöneleceğiz ama dış pazarda da iki misli bir elektrik ücreti ödüyoruz. Personelimize yaptığımız zamlar da ayrı bir konu. Yurtdışında bunlar yaşanmadığı için pahalı kalmaya başladık. Orada da bir pazar daralmasıyla karşı karşıyayız. 

Hakan Güldağ: Peki yurtdışından bize yansıyan başka sorunlar var mı?

Ahmet Kasapoğlu: Muhakkak. Ülke puanı çok önemli burada. Geçmişte teminat mektubu vermeden yüzde 50 ön ödeme yurtdışından geliyordu. Şu anda biz ürünü sevk ettikten sonra yüzde 50’si geliyor, montaj tamamlandıktan sonra diğer yüzde 50’si serbest bırakılıyor. 

Hakan Güldağ: Genel olarak şu meseleyi de tartışmakta fayda var: Acaba OSB’ler kendi elektriğini üretme konusunda bir şeyler yapmalı mı, yapabilir mi, yaparsa bu bir avantaj getirir mi? Bizim yapabileceğimiz ne var? 

Ali Bahar: Bursa OSB’nin doğalgaz çevrim santralinden şu anda 100 milyon borcu var. En son sayın bakana bu üzüntülerini anlattılar ve “Bizi bundan kurtarın çünkü 100 milyonun da yıllık 25 milyon lira faizi var, biz bunu hiç ödeyemeyeceğiz” dediler. Bunu söyleyen de Durmazların başındaki çok değerli Hüseyin Durmaz’dır. Hüseyin Durmaz diyor ki, “Bizi bundan kurtarın, ben bu yüzden geceleri uyuyamıyorum”... Kendi şirketi değil, OSB başkanı olduğu için uyuyamıyor. Bize de burada bu çevrim santrali teklif edildi, biz o zaman çok daha ucuza sanayiciye elektrik sağlıyorduk, hatta dediler ki, “Kendi çevrim santraliniz olsun, yapın bunu”. Biz olayın matematiğini bildiğimiz için böyle bir şeye yeltenmedik. Bu bir tek şekilde olabilir. 

Tarık kardeşimin yapacağı yatırımlarla olabilir. Kendisine sıra geldiğinde güneş enerjisinin kapasitesinin Türkiye için ne kadar önemli olduğunu anlatmasını rica ediyorum. Enerjide çözümü o anlatacak. 

Fatin Tapcı: İlk önce ülkemize istikrar ve güvenin gelmesi lazım. Bu da devlet büyüklerimize düşüyor. Bankaların da özellikle sanayi üzerindeki veya işletmeler üzerindeki tedirginliklerini atması ve sadık müşterilere yönelmeleri lazım. Kendisiyle ne kadar çok çalıştıysa, daha önceki yıllarda ne kadar çok kazandıysa, onlara yönelmeleri lazım. Ülkemizde teşvik desteklerinin tamamen kalkması, bunun yerine enerji giderlerinin düşürülmesi gerektiğine inanıyorum. Üçüncü en büyük sorunumuz personel sorunu. Bir yılını doldurmuş personel aşağı yukarı beş ay gibi bir ücret alıyor. Kıdem tazminatı bir ay, ihbar tazminatı yarım ay, işsizlik parası üç ay, izni de yarım aya eklediğimiz zaman beş aya tekabül ediyor. Dolayısıyla bir yılını dolduran personel kendini attırmaya çalışıyor. Çok acı bir şey, buna kesinlikle çözüm bulunması lazım. Gördüğüm en büyük üç sorun bu. 

Hakkı Ergin Civan: Tabii şimdi bu ortamda siz bizlere söz verince bunlar konuşuluyor. 1,5 sene önce bu toplantıyı yapsaydık, arkadaşların özellikle finansman ve döviz konusundaki haklı serzenişleri belki burada olmayacaktı. Çünkü kriz ortamı yoktu Türkiye’de, farklı konuları konuşuyor olurduk. Finansman tabii ki önemli. Türkiye coğrafyasına baktığımız zaman 150 senedir Türkiye’nin iki tane büyük problemi var ve ekonomik problemlerin hepsi de bunlardan çıkıyor. Biri cari açık yani döviz eksiği. Cumhuriyet öncesine baktığımızda da bu böyle. Diğeri de tasarruf eksiği. Bugün Türkiye’de enerji santrali yapacak bir firma dövizle borçlanıyor. Aynı şekilde AVM yapan firma da dövizle borçlanıyor. Çünkü 10 yıllık TL bazlı düşük faizli kredi Türkiye’de hiç olmadı. Krizden önce de yoktu. Çünkü Türkiye’de böyle bir tasarruf yok, dolayısıyla bankaların elinde de böyle bir kaynak yok. 

Hakan Güldağ: Nereye gidersek gidelim bu sorun var. Biz bu sıkıntının yarattığı gerilimi bir enerjiye dönüştürmek istesek ne yapmamız gerekir? Siz ne yapıyorsunuz? Sonuçta bu gerilimlerle hepimiz uğraşıyoruz ama bunu olumlu bir enerjiye dönüştürmek için neler yapılabilir?

Hakkı Ergin Civan:  Türkiye’nin ihracatını artırması lazım. Türkiye’nin döviz açığını kapatması için yapması gereken şey, döviz gelirlerini artırmak. Bunun da en kolay yolu ihracatı artırmak. Gerçi son 12 ayda baktığımız zaman, yani Nisan 2018’den Nisan 2019’a baktığımız zaman Türkiye’nin ihracatı 180 milyar dolara yaklaştı. Bu çok iyi bir performans. Tabii ekonomideki daralmadan dolayı ithalatta da azalma olunca cari açıkta ciddi bir kapanma var. Bu iyi bir gelişme. Türkiye’nin ihracatına baktığımız zaman sanayi ihracatının önemli artışını görürüz, çünkü ihracatın 120 milyar doları sanayi kaynaklı. 

Batı Akdeniz İhracatçılar Birliği şapkasıyla konuşursam, Antalya, Burdur ve Isparta’da bizim iki tane ana, lokomotif sektörümüz var. Biri yaş meyve ve sebze, diğeri de mermer ve madencilik sektörü. 2019 yılında her ikisi de düşüşte. Yaş meyve-sebzede ürün olmadığı için, mermerde de dünyadaki talep daralmasından dolayı düşüş var. Yine Antalya, Burdur ve Isparta için söylüyorum; sanayi ihracatımız ilk 4 ayda yüzde 25 civarında artışta. Toplam ihracatımız bir yıl önceye göre ilk dört ayda yüzde 2 arttı. Bu neden oldu? İç piyasada kriz var, herkes ihracat yapmaya çalışıyor, kurlardan dolayı da bir avantaj var. İhracattaki bu artışın sürmesi yönünde de çalışmalar yapılıyor. Burada Eximbank’ın önemli desteği var, bankalar ihracatçıya ellerinden geldiği kadar destek oluyorlar. Örnek verelim; Fransa, peyniriyle, şarabıyla ünlü. Dünyanın en büyük, en çeşitli peynir ve şarap üreticilerinden biri. Ciddi de ihracat yapıyor ama Fransa’yı Fransa yapan peynirle şarap değil ki; Fransa’nın sanayisi. Neticede Fransa bugün zengin bir ülkeyse, Renault’u, Citroën’i, uçakları, uzay araştırmalarını yaptığı için zengin. Aynı şey Türkiye için de geçerli. Tabii ki, yaş meyve sebze önemli, tabii ki fındık ihracatı, mermer ihracatı önemli ama biz bir yere geleceksek sanayi ihracatıyla geleceğiz. Bizim 500 milyar dolar hedefine ulaşabilmemiz için sanayi ihracatını artırmamız lazım. Bunu da OSB’lere destek olarak artıracağız. Başka yolu yok. 

Arkadaşların finansman, bankacılık sektörü ve kurla ilgili söyledikleri şeylerde çözüm yapısal reformlardan geçiyor. Ne yazık ki bu yapısal reformların önemli bir kısmı da ekonomiyle ilgili değil. Adaletle, eğitimle ilgili Türkiye’de bazı değişiklikler yapılması lazım ki, yabancı kaynak girişinde artış olsun. Kısa dönemde biz Türkiye’nin üzerindeki ekonomik baskıyı ancak bu şekilde çözebiliriz. 

Hakan Güldağ: Onlar çok önemli, hep gözümüzün önünde olmalı. Orada iyileştirme de reform da olmalı ama bir kere yatırım olacak ki sanayi üretimi artsın, rekabetçi fiyatlar da yakalarsak bunu güzelce ihraç edebilelim diyorsunuz. O zaman OSB’de yatırım yapmak için ne beklersiniz? Ne istersiniz? Yani “OSB’de şu olursa yatırım çok daha kolay olur, rahat olur” dediğiniz konular neler?

Hakkı Ergin Civan: Antalya OSB esasında çok büyük avantajları olan, yabancı yatırımcı açısından da çok cazip bir OSB’dir. Çünkü yabancı, özellikle büyük ölçekli bir yatırım yapacağı zaman, birçok önemli elemanını da yanında getiriyor biliyorsunuz. Koreli firmaysa Kore’den mühendislerini getiriyor, üst düzey yöneticilerini getiriyor. ABD, Fransa, Almanya hepsi için aynı şey geçerli. Antalya OSB’nin böyle çok önemli bir avantajı var. Çünkü Antalya Türkiye’de en yaşanabilir illerden bir tanesi. Fakat bizim lojistik problemimiz var. Rekabetçi değiliz lojistik konusunda. Son dönemdeki bütün büyük yabancı yatırımları alan il Manisa. Neden? Lojistik konusunda çok avantajlı çünkü. İzmir Limanı’na yakın, demiryoluyla Türkiye’nin her yerine bağlantısı var, lojistik merkezi var. 

Antalya’da da liman var ama iyi çalışmıyor ve rekabetçi değil. Yani biz 25 kilometre ileride limanımız olmasına rağmen, hem ithalatçı hem ihracatçılar olarak, bazen mallarımız için İzmir veya Mersin limanını kullanıyoruz. Limanda gerekli yatırımların yapılıp, draft’ın artırılması lazım, rıhtımların geliştirilmesi lazım. Bir de bölgeyle aynı kafada düşünen bir liman işletmesine ihtiyaç var. 

Yani Antalya’nın avantajlarını öne çıkarmamız lazım ki yatırım ortamı iyileşsin. Bunun da en önemli kriterlerinden biri Antalya içi çözümler. Nitelikli eleman bulma konusunda aslında Antalya avantajlı. Bugün İstanbul’dan, İzmir’den, Ankara’dan nitelikli bir elemanı Antalya’ya getirebiliyorsunuz ama Türkiye’nin doğusunda bir yerde olsanız getiremeyebilirsiniz. İstediğiniz kadar maaşını artırın gelmeyebilir fakat Antalya’nın böyle bir avantajı var. Antalya’nın bu avantajı kullanabilmesi için özellikle lojistik konusu çok önemli. Liman, lojistik merkez ve  demiryolu. Bu üçü olmazsa olmaz. Sadece Antalya değil aynı zamanda bu Batı Akdeniz için de önemli. 

Diğer bir sorun ara eleman ve bu Türkiye’nin sorunu. OSB başkanım da belirtti, buradaki meslek lisesini devralmak istiyoruz. Onunla ilgili görüşmeler devam ediyor. Benim şöyle bir önerim var: 4+2 sistemi. Meslek liseleri ve meslek yüksek okulları birleştiriliyor. Yani meslek lisesine giren çocuk 4 yıl burada okuduktan sonra 2 yıl da meslek yüksek okuluna sınavsız gidiyor, iş garantisiyle mezun oluyor. Bugün bu sanayileşmiş ülkelerin tamamında uygulanan bir yöntem, mutlaka Türkiye’de de uygulanmalı, bunların laboratuvarı da OSB’ler olmalı. 

Can Hakan Karaca: Bizim en büyük problemlerimizden bir tanesi insan kaynağı. Özellikle ara eleman dediğimiz insan kaynağı bizde neredeyse sıfır. Bu sorunu halletmemiz isteniyorsa bir kere tek tip eğitimi ve öğrenimi ortadan kaldırmak zorundayız. Bunun için de bölgenin ihtiyacına ve şartlarına uygun kapasitede insan yetiştirmek, onu yerinde eğitmek, mezun olduktan sonra da eğitilmiş insanın istihdamına devam etmek gerekiyor. Yani bizim bölgede ahşap işleme mi, metal işleme mi, krom kaynağı mı önemli? Ne önemliyse ona göre personel almak, oradaki ocakta, bizim fabrikalarımızda işlemek, onu cevher haline getirdikten sonra da çıkar çıkmaz kapmamız gerekiyor. Bu bizim çok büyük, eskiden beri var olan OSB’lerdeki insan kaynağı sorununu çözer ama bunun adaptif olması gerekiyor. Okulun kapasitesinin, altyapısının da adaptif olması gerekiyor, sanayicinin “Kardeşim sen ahşap işleri mezunu musun? Gel ben sana tornayı öğreteyim, CNC’yi öğreteyim” deyip sahip çıkması gerekiyor. Zaten onlar bize lazım, çıkar çıkmaz bize geliyorlar. Tabii Antalya’da da bir sürü dinamik var. Gençler turizme kaçıveriyor mesela. Bizim de buralarda biraz daha rekabetçi olarak, onlara 3-5 kuruş fazla ücret verip, kendi yetiştirdiğimiz insanlara sahip çıkmamız gerekiyor. 

Hakan Güldağ: Aslında bu çizdiğiniz çerçeve güzel. Yani rasyonel bir çerçeve. Bunun çatısında nasıl yapacağız bu işi? Yani şimdi milli eğitime bağlı okullar.

Can Hakan Karaca: Her şeyin başında eğitim ve kanun olmalı. Bir yasal düzenleme yapmak lazım ve bir dinamik yaratmak lazım. Antalya OSB’de bizim çıkarttığımız bir envanterimiz var. Güzel bir çalışma yaptık. Antalya OSB ne üretiyor? Ne üretiyorsa, beş tane sanat okulu olsa biz burada istihdam ederiz. 13 bin insan çalışıyor, 50 tane çocuk gidiyor sanat okuluna. Kardeşim meslek insanı yetiştiriyor bu adamlar, 500 tane mezun olsa ne olur? 500 mezunu her sene alabiliriz biz buradan. 

Bu kaynağı kendimiz eğitme sorumluluğu alamazsak biz ne verebiliriz? Kanun koyucuya sadece istatistik verebiliriz. Bizim şu kalifikasyonda kaynakçıya, boyacıya, kimyagere ihtiyacımız var. Aynı zamanda bizim meslek komitelerimiz de var. Meslek komiteleri bunları hazırlarlar, “Benim şöyle bir insan kaynağına ihtiyacım var ve kalifikasyonu böyle olmalı” diye... Eğer bunu biz kanun koyucuyla beraber çalışabilirsek çözebiliriz. Aslında eskiden başlamıştı, “meslek lisesi memleket meselesi” diye… Devam etmek lazım. Bunu da kanun koyucuyla paralel, ihtiyaca uygun yapıp çocukları yetiştirmeliyiz. Yani bizim o kadar çok işimize geliyor ki. Biz düz adamı dışarıdan alıyoruz, oturup meslek insanı yapmaya çalışıyoruz. Bizim buna enerjimizi vermememiz gerekiyor. 

Buradan çıkan çocukları da kapışmamız gerekiyor. O çocuğun hangi bölüme gideceği, hangi firmada çalışacağı belli olmalı. Çok da iyi başlangıçlar var, insanları artık yerinde eğitiyoruz. Çocuklar geliyorlar, uzun zamanı dışarıda meslek öğrenmeyle geçiriyorlar ama ne olursa olsun bizde kanunlar hep geriden geliyor, işletmeler ve girişimcilik ruhu önde gidiyor. 

55 yaşındayım, 55 tane ülke gezmişim.  Çok değişik ülkeler, yaşam ve çalışma karakterleri, girişimcilik örnekleri gördüm. Türk halkının en önemli özelliği girişimciliği, cesareti. Bunu kırmamak lazım. Niye bunu söylüyorum özellikle? Banka bizim için çok önemli, dünyada bin tane finans yöntemi var, özellikle kıtanın karşı tarafında, ABD’de. Adamlar iyi fikre bile para veriyorlar. Şimdi söylüyoruz ya, melek yatırımcı, proje finansmanı ki, proje finansmanı daha kolay. Mesela bankalar proje finansmanı yapmıyorlar. Melek yatırımcılık kolay ama ütopik çünkü biz çok agresif bir milletiz, kolay kolay inanmayız. Öyle melek yatırımcı falan olmaya pek uygun değiliz. Burada para sahibi arkadaşlar vardır ama elleri pek ceplerine gitmez. Çünkü kanuni altyapıları da eksik. Önce kanuni tarafı tamamlanacak, ondan sonra proje finansmanı konusu tamamlanacak, melek yatırımcılık tamamlanacak, risk-sermaye darlığı tamamlanacak. 

Dünyada paradan çok bir şey yok. Avrupa’da yüzde 6’yla para kazandırmaya çalışıyorlar, fonlar yüzde 6’yla para satmaya çalışıyor. İyi fikriniz varsa tutuyorlar elinizden, sizi fonluyorlar. Kanuni düzenlemelerini, yasalarını yapmışlar, hakları hukukları hizalamışlar ve insanlar para satmaya, para vermeye çalışıyorlar. Sizin kişiliğinize, kimliğinize, ne iş yaptığınıza ve işinizi nasıl yaptığınıza bakıyorlar. Bununla beraber bir madde daha var: Sizin hangi ülkeden geldiğinize, nereli olduğunuza bakıyorlar. Bizim aslında yerli ve milli bir mutabakatımız yok. Hep beraber Türküz ama bir yere gittiğimizde, o dönem hangi siyaset söylem sahibiyse sizi ona göre karşılıyorlar. Bu dönemin ruhunda, Fas’taysanız, cumhurbaşkanımızı çok seviyorlar, “kralsın” diyorlar. Suudi Arabistan’a gidiyorsunuz, Dubai’ye gidiyorsunuz, Türk stantlarını topladılar, ücra bir köşeye aldılar Big 5’ta. Bizim bir de ülke güvenliğimiz, bir yere gittiğimiz zaman güvenilir ülke olmak gibi bir derdimiz var, bu bizi birinci derecede bağlıyor. Şimdi bu daha keskin hale geldi. Halbuki bizim hakikaten milli ve yerli bir stratejiye ve de devam ettirilen bir stratejiye ihtiyacımız var. Böylece ülkemiz saygınlaşıyor, kişiden, siyasetten bağımsız hale geliyor ve sanayicilerin istikbalini de birinci dereceden ilgilendiriyor. Ben gidiyorum, ülkemizin sevildiği bölgelerde çalışıyorum, çok önümüz açılıyor ama biz dünyaya çıktığımız zaman maalesef bu böyle olmuyor. Paranın çok olduğu yerler neresi? Avrupa, Amerika, Kanada, Japonya. Bir mal satmaya çalışın bakalım… Sırf bu yüzden Hollanda’da firma kurmak zorunda mıyım ben?

Yurtdışında çok fazla çalışan bir arkadaşınız olarak, gördüğüm en önemli eksiklerimizden bir tanesi de özellikle Afrika ve Ortadoğu’da bankalarımızın aktif olarak çalışmaması. 54 tane ülke var Afrika’da, bunun beş tanesinde bile Ziraat Bankası’nı göremiyoruz. Kaç tane var? Yok. Bunlar eski sömürge ülkeleri, çok ciddi fırsatlar var ve bu ülkelerde yabancı bankalar cirit atıyor. Bu bankalar her ekonomik olayı kendi ülkelerinin lehine kullanıyor. Teminat mektubu masrafı alırken, her türlü opsiyonu yaparken paralarımızı aylarca tutuyorlar. Fransız, İngiliz bankalarıyla, onların istedikleri komisyonla çalışmaya mecbur kalıyoruz. Bizim bankacılığımız çok iyi ancak hem proje finansmanında hem de şubeleşme anlamında sıkıntılar var. Biz uçağımızın indiği her yerde, en azından iki yerden bir tanesinde, bankamızı bulamıyorsak, oraya gidip ticaret yapmamızın çok zor olduğunu herkesin bilmesi gerekiyor. 

OSB kanunu iyi ama çok eski. OSB’lere belediyecilik yaptırıyor. Belediye kanunlarını yazmış, su, elektrik altyapı vesaire var ama bizim OSB’mizin çok önemli üç tane amacı var: Üretimden satış, istihdam, ihracat.  Fakat OSB’ler bunu ne ölçüyor ne de birbirlerini yarıştırıyorlar. Ben OSBÜK’ün başkanı olsam kesinlikle şöyle bir düzenleme yaparım; “OSB’de siz bu yıl neredeydiniz? Önümüzdeki yıl nerede olmayı hedefliyorsunuz? OSB’nizde adam başı kaç liralık ihracat yapıyorsunuz? Harcadığınız kilovat başına ne kadar ihracat yapıyorsunuz? Ne kadar insan çalıştırıyorsunuz? Hangi verimlilikle çalışıyorsunuz?” diye. Bu düzenleme bütün OSB’lerin istihdamı, ihracatı, üretimi desteklemelerini ve katma değerli ürünlere yönelmelerini sağlayacak. Özellikle yönetimleri motive edici bir düzenleme olur diye düşünüyorum. 

Bir de en büyük derdimiz fiyatlar. Hepimiz fiyatlarla uğraşıyoruz. Halbuki ne dedik? Türkler acayip derecede girişimcidir ve fiyat en büyük belamız. Bu yüzden para kazanamıyoruz ve sürekli olarak kayıp veriyoruz, firmalarımız batıyorlar. Bizde kanun yapıcı, fiyatlamayı “serbest rekabet” diye adlandırıyor. Bu doğru değil, dünyanın her yerinde müdahil olunur. Her isteyen her şeyi yapamaz ve yapmamalı. Kapasitesinin üstünde, gereksiz, bir caddenin üzerinde beş tane berber, bir dükkanın içinde on tane bilmem ne olmaz. Kümelenmeye inanırım ancak rekabetin ve fiyatların regüle edilebilmesi için her insanın istediği her işi yapamayacağı bir kanuni düzenleme yapılmalı diye düşünüyorum. 

Yiğit Budak: Öncelikle kendi yaş grubumun sorunuyla başlamak istiyorum. Türkiye’nin ve Antalya’nın bence en büyük sorunu beyin göçü. Benim yaş grubum, kendi arkadaşlarım, üniversiteye beraber gittiğim, Antalya’dan beraber ayrıldığım arkadaşlarımın yaklaşık yüzde 70’i Antalya’ya dönmedi. Bunun sebebi de büyük firmaların burada olmaması, büyük firmaların azlığı, gelecek endişeleri olması... Kendileri girişimci olmak isteyen kişi sayısı çok az. Girişimcilik hem akıllarında var hem de girişimci yanları var ama Türkiye şartlarında buna cesaret edemiyorlar. Bunun sebeplerini biraz önce herkes saydı. En önemlisi de finansman güçlüğü. Gençler finansman elde etmek istedikleri zaman aynı kategoride değerlendiriliyorlar ve de kazanamayacakları bir parayı faiz olarak ödemek zorundalar. Dolayısıyla kimse buna cesaret edemiyor. Kimse böyle bir çalışma ortamında olmak istemiyor, bu yüzden global şirketlerde çalışıp, beyaz yakalı olup hayatlarına devam etmek istiyorlar ama girişimci yönleri bastırılmış kalıyor. Bunun için biz OSB’de Ali Bey’in önderliğinde iki tane çok güzel proje başlattık. Biri Genç OSD. İkinci ve üçüncü kuşak sanayiciler olarak bir araya geldik, bunu kendi etrafımıza anlatmaya çalıştık, şu anda Elçin arkadaşım başkanımız. Diğeri de teknoloji geliştirme bölgesi. Bunun beyin göçünü, girişimcilerin Antalya’dan diğer illere ve yurtdışına gitmesini önleyeceğini düşünüyoruz. Bunun tüm Türkiye’ye yaygınlaştırılması lazım, tüm Türkiye’de gençlerin girişimci olması lazım. Girişimci yanlarını kullanabiliyor olmaları lazım. 

İkinci en büyük problemimiz; biz 2008 yılından beri kağıt sektöründe bir Alman şirketinin ortağıyız ve bu şirketi Türkiye’ye getirmeye, Türkiye’de yatırım yaptırmaya çalışıyoruz. Belli bir yol kat etmiştik ama biraz önce de baktım CDS puanımız 492.98. Son iki ayda 25 puan artmış. Bu firma gelmiyor. Biz bayağı bir uğraştık ama…

Hakan Güldağ: Bundan dolayı mı? Bunu söylüyor mu?

Yiğit Budak: Tek sebebi bu: Hukukun üstünlüğü, risk primi. “Ben geleceğim, beni kim koruyacak?” diyor. Bunu söylüyorlar. Ben üç ayda bir Almanya’ya gidiyorum, toplantılara katılıyorum, ilk sorulan soru bu. “Hala sıkıntı devam ediyor mu? Nasıl yaşıyorsunuz?” Ben sanki Türkiye’de değil de başka bir ülkede yaşıyor muşum gibi hissediyorum gittiğimde. Yani sorular çok sert geliyor ve de güvenmiyorlar. Kesinlikle paralarını getirmeyi düşünmüyorlar. 

Hakan Güldağ: Bu sizin ortağınız mı? Yani neye parayı getirmeyeceğim diyor? Büyütmek anlamında mı getirmeyeceğim diyor?

Yiğit Budak: Evet ortağımız. Ben kısaca anlatayım firmayı; IGEBA diye bir firma, 27 ülkede çalışan bir satın alma firması. Biz Türkiye ortağıyız. 1957’de Almanya’da kurulmuş. Her ülkeye ortak olduktan sonra yüzde 25-50-100 oranında onlar da tekrar geri ortak oluyorlar. Önce siz ortak oluyorsunuz, sonra onlar size ortak oluyor. Ya da üretimin bir kısmını o ülkede yapıyorlar. İyi dağıtıyorlar yani. Ama biz Türkiye’de henüz hiçbir yol kat edemedik. Slovakya, Hırvatistan önümüzde, hepsi ortak oldular biz olamadık.

Üçüncü söyleyeceğim de lojistik. Antalya bir çıkmaz sokak. Buradan hiçbir yere gidilemiyor. Biz de pahada hafif, yükte ağır iş yapıyoruz. İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara’dayız, Antalya Limanı’nı en son kullanabiliyoruz. Aynı anda sipariş verdiğimizde İstanbul’dan 20 gün sonra, İzmir’den bir ay sonra Antalya’da oluyor. Çok geç geliyor. Demiryolu olmadığı için buradan Denizli’ye bile mal satmakta zorlanıyoruz. 

Erdal Kılıç: Ben de ilk başta finansmanı sorun olarak görüyorum. Ülke olarak finansmana erişimde ciddi sorun yaşıyoruz. Burada öncelikle risk puanının düşürülmesi lazım ama belki bankalar birliğinin yapacağı daha farklı şeyler olabilir, bilmiyorum. Dünya finansman kaynaklarıyla ortak bir hale gelmek lazım. Dünya finansmanından faydalanabilmenin yollarını araştırmak için belki bankalar birliğinin bu alanda ayrı bir çalışma yapması lazım. Sanayicilerin (yatırımcı, üretici) de işin içine katılacağı başka çalışmalar da devreye girebilir. İkinci bahsedeceğim konu, enerji maliyetleri. Enerji hakikaten bizim girdi maliyetlerimizi ciddi derecede artıran çok önemli etkenlerden bir tanesi. Ben fabrikamda çok ağırlıklı kullanmıyorum ama fabrikalarımızın büyük çoğunluğu enerjiye bağlı olarak çalışıyor. Bu konuda ciddi bir sıkıntımız var, ülke olarak dışa bağımlıyız maalesef. Ülke içerisinde enerji dağıtım şirketleriyle ilgili yasaların tekrar gözden geçirilmesi, buradaki maliyetlerin düşürülmesi konusunda bir baskı yapılması lazım. Kayıp kaçak bedelleriyle ilgili ciddi sıkıntılar var biliyorsunuz. Bunların da ortadan kaldırılması lazım.

Hakan Güldağ: Yapılan son düzenlemeyle doğrudan üreticiden alma yerine dağıtım firmasından alma meselesi gündeme geldi. Bu bir sıkıntı yaratıyor mu?

Erdal Kılıç: Yaratıyor, doğrudur. Daha önce şöyle bir şeyimiz vardı: Pazarlık yapıp, daha doğrusu farklı firmalar aracılığıyla enerji ödemesini yapıp, buralarda belli indirimlerden faydalanabiliyorduk. Gerçi OSB için bu geçerli değil. OSB’de böyle bir şey hiçbir zaman söz konusu olmadı ama OSB’nin kullandığı avantajları ortadan kaldırdılar. Bu avantajların bütün OSB’lere geri verilmesi lazım. Buradan, “konutlarda pahalı tüketilsin de bizde daha ucuz tüketilsin” demek istediğimiz anlaşılmamalı. Biz her halükarda bunu çok avantajlı alabilmeliyiz. Enerjinin maliyetli olması sözünden yalnızca elektrik fiyatı da anlaşılmamalı; doğalgaz, petrol ve petrol ürünleri de enerjidir ve bu ürünlerdeki yüksek maliyetler tüketicilerimize sunduğumuz ürünler içerisine doğrudan girmektedir. Buradaki girdi maliyetlerinin yüksek olması, konutlara ürettiğimiz ürünlerin de maliyetlerinin yüksek olması anlamına geliyor. Bu enflasyonist bir baskı oluşturuyor.

İkincisi de hep yurtdışına mal satabilmeyi, ihracatımızı artırabilmeyi konuşuyoruz değil mi? Nasıl yapacağız? Şu an aslında Türkiye’nin önünde çok büyük bir fırsat var çünkü paramızın değeri düştü. Uluslararası piyasalarda rekabet gücümüz artıyor. Fakat bize asgari ücretin dolar karşısında erimesinden başka bir faydası yok. Sadece oradan faydalanabiliyoruz. Çünkü bütün girdilerimizin maliyetleri aynı şekilde arttı. Rekabet edebilmemiz için girdi maliyetlerimizin azalması lazım. 

KGF ve Eximbank kaynaklarının sanayiciye daha etkin bir şekilde aktarılabilmesi lazım. Bunun da yolu, KGF finansmanının gereksiz yerlerde kaybedilmediği bir düzenleme yapmak. Eximbank finansmanının, ihracat taahhüdü olduğu için, gereksiz yere kullandırılma şansı yok fakat KGF finansmanı çok gelişigüzel bir şekilde dağıtılıyor. Geçen yıl şöyle bir şey oldu: 2017 yılında KGF finansmanına başvurulmasaydı Türkiye’de ekonomik kriz gündeme gelecekti. Bunu engellemek için kullandılar fakat görüyorsunuz ki çözüm olmadı, bir sene sonra tekrar aynı pozisyona geldik. 2017’de bu finansman düzgün yerlere, daha etkin bir şekilde kullandırılmış olabilseydi bu noktaya gelinmezdi. Aslında sadece KGF finansmanı da değil, devletin tüm kaynaklarının şeffaf, kontrol edilebilir, herkesin görebileceği şekilde, düzgün ve etkin bir şekilde kullanılabilecek alanlara, üretime dönecek alanlara aktarılması lazım. Bizim yaşadığımız ekonomik sıkıntının en büyük sebebi budur. Ben böyle görüyorum.

Bir diğer konumuz da ulaşım. OSB’mizle Antalya arasında seri çalışan bir raylı hat olabilir. Bir raylı hat projesi var zannediyorum ama ne zaman geleceği konusu muallak. Tabii ulaşım kısmında sadece personelimizle ilgili değil, bir de limana ulaşımla, çıktılarımızı transfer etmeyle ilgili kısımda da bir çözüme ihtiyaç var. Burada ben limanımızın da yerinin çok uygun olmadığı, biraz daha genişletmeye müsait olan bir alana taşınması gerektiği kanaatindeyim. 

Tarık Sarvan: Kesinlikle raylı sisteme ihtiyaç var OSB’de. Çözüm raylı sistemin buraya gelmesinde. Şimdi OSB’miz hem bir belediye gibi hem de bir dağıtım şirketi gibi çalışıyor. Buradaki çoğu arkadaşımızın en büyük sorunu da enerji. Enerjide aslında Türkiye’nin en büyük problemi şimdiye kadar kaynaklarının çok az olması ama güneş enerjisi ile beraber ülkemiz sınırsız bir kaynağa kavuştu. Bu enerjiyi sıfır maliyetle çok daha uygun fiyatlara çekebiliriz. Hammaddesi güneş sonuçta.

Günümüzün teknolojisi yenilenebilir enerji. Sektörüm diye bahsetmiyorum, bugün bunu dünya kabul ediyor. Ben 2010 yılında Almanya’dan geldim. Burada bir panel sattığımda yanımdaki arkadaşa “çak!” yapıyordum. Diyordum ki; “Günü gelecek, biz buradan çıkacağız, gideceğiz bir ülkeye 200 milyon dolarlık, 1 milyar dolarlık iş alıp geleceğiz ve güneş paneli santrali kuracağız”. Bizim zamanımız şimdi geldi. Türkiye bu anlamda çok şanslı; güneş ve Türk insanının girişimci ruhu… Bu noktada konuşulacak çok fazla konu var. 

İş aslında bankalardan başlıyor, ülkeyi, sektörleri ve meslekleri yönetenler bankalar. 

Siz nereye kredi verirseniz onun reklamı yapılıyor, çocuklar daha küçük yaşta o meslek dallarının hayalini kuruyor ve ülke oraya doğru yöneliyor. 5-6 yıllık sanayici kredisi olmaz. Gelişmiş ülkelerde krediler geri dönüşe göre hesaplanır, özellikle de sanayi kuruluşlarında. Şimdi elektrik fiyatlarını nasıl düşüreceğinizi söyleyeyim: Dediğim gibi iş bankalardan başlıyor. Bankalar her fabrikanın kendi ihtiyacı ve kapasitesi kadar güneş enerji santrallerine kredi verirlerse, ama bu uzun soluklu olmalı, elektriğe yıllık gelen zamları da hesaplarsak finans maliyetine denk gelir ve her ay ödediği elektrik faturasını öder gibi krediyi ödeyeceği için sanayi kuruluşlarımıza ekstra bir yük binmemiş olur. Ben buna sıfır maliyet diyorum. Bankalar isterse bu masadaki her sorun çözülür, bizi düzgün bir şekilde yönlendirebilirler. Bugün ben buradaki herkesin çatısına bir enerji santrali kurulabileceğini düşünüyorum. Yüzlerce santral kurulur Türkiye’de. Biz de fabrikamızda kendi elektriğimizin yüzde 30’unu alanımızın yettiği kadar güneş enerjisinden alıyoruz. Şimdi siz “faizler yüksek” dediniz. Elektrik parası geçen sene 21 kuruştu, şimdi 36 kuruş, bu rakamlar sanayiye ve firmalara göre değişiyor ama bu düşmüş hali. Önümüzdeki bir yıl içinde bizleri yüzde 32 zam bekliyor elektrikle alakalı. Yani bu şekilde bakacak olursak bankadaki finans maliyeti kalmıyor. Hani faiz nerede kaldı? 

Ben mesela geçen sene size 1 milyon TL’lik bir santral kursaydım, herkesin elektrikli alanına göre yüzde 20-25 faizle para çekseydiniz şu anda yüzde 25 daha karlıydınız ve bir senelik elektrik faturanız kadar paneliniz, yani mal varlığınız vardı. Bu elektrik faturasını zaten her ay sonrası ödemek zorundayız. Yani yönlendirmeniz lazım. Buralardan başlıyor problem. 

Biz sanayicilerin sorunu, bilirkişi ve ekspertiz sorunudur. Parasını bizim ödediğimiz fakat kontrolü bizde olmayan, ödediğimiz rakamların yüzde 50 altında bir değer çıkaran bir ekspertiz sorunu ile karşı karşıyayız ve bu zor dönemde bu şekilde hesaplanan ekspertizlerimizin de bankalarda karşılık bulmadığını görüyoruz. Bankalar ülkemizin bu zor döneminde sanayicisinin yanında olmazsa, malının, çekinin karşılığı bankalar gözünde para etmezse, bizi daha çok zor günler bekler. Müşterilerimiz bankalardan ihtiyacı kadar olan güneş enerjisi sistemi için kredi istiyor. Fakat bu sektör yeni bir sektör olduğu için kimsenin planları dahilinde değildi. O yüzden kredi çekmek ama bu kredinin mevcut olan limitlerini etkilememesini ve bunu proje kredisi olarak kullanmayı, elektrik faturası öder gibi ödemeyi talep ediyorlar. Bu kredi aynı zamanda yatırım kredisi olduğu için bankalar, içinde bulunduğumuz durumları da düşünerek her ne kadar 5 yılda sistem kendi kendini ödese de beklenmedik risk faktörlerini de düşünerek, bu krediyi minimum 7 ile 10 yıl arası bir vadeyle vermelidir. Bu tutum sanayicilerimizi güçlendirecek ve bankalarına güvenerek, birçok farklı işleri de bu sayede yapabileceklerdir. Antalya’da ve Türkiye genelinde bu sistem yaklaşık olarak 5 yılda geri dönmektedir. 

Geçmiş yıllara baktığımızda ülkemizde elektriğe yüzde 15 -30 arası ortalama zam geliyor. Antalya OSB’miz ve diğer bütün OSB’ler biz sanayicilerin çağrı mektuplarını ve ruhsatlarını verecektir. OSB’ler bir dağıtım şirketi gibi ve belediye mantığıyla bizim sektörümüzle alakalı çalışıyor. Biz Antalya OSB çatılarındaki güneş enerjisini uydu aracılığı ile çalışarak yaklaşık olarak planladık. Sadece burada 280 MW güneş santrali sığabilecek alan var. Bu şekilde bakacak olursak, ülkemizde Antalya OSB gibi birçok OSB’miz var ve de OSB dışında kalan yüzbinlerce çatı. Ülkemiz bu çatı pazarının önünü açmakla hiçbir alan kaybetmeden, ekstra nakil hatları çekmeden yüzbinlerce irili ufaklı güneş enerji santraline, çevre dostu bu sisteme sahip olacak. 

Bir de biz bankalarımızla proje ve ürün geliştiremiyoruz maalesef. Bankalarımızın yerli mallarına uzun soluklu, son müşterilerinin kullanacağı şekilde leasing yapmaları gerekiyor. Türkiye ve dünya ülkelerine ürün satmak için sektörümüzle alakalı daha birçok yeni ürünü geliştirmeliyiz. Mesela binlerce seramız var, elektriğin ulaşamadığı. Burada yapmış olduğumuz elektriği, güneş enerjisini depolama sitemlerini bankalarla son müşteriye leasing yapabiliriz. Bu tür birçok sera ve benzeri kuruluşlar enerjilerini jeneratörden alıyor. Dolayısıyla buradaki kıyaslamamız mazot veya fosil yakıt olduğu için, sistemine göre 1-3 sene arasında fosil yakıta vermiş olduğu parayla komple sistemini bedavaya getirebiliyor. Sanayicilerimizin bankalarla daha sık bir araya gelip, bu tür yeni ürünler geliştirmesi gerekir diye düşünüyoruz. 

Peki neden güneş enerjisine yatırım yapmalıyız? Bugün dünyada yaklaşık 13 terawatt elektrik çeşitli kaynaklarla üretiliyor ve tüketiliyor. 2050’ye kadar 10 terawatt daha enerji ihtiyacı var insanoğlunun ve mevcut üretilen 13 terawattın yaklaşık yüzde 60’ının da tadilata girmesi gerekiyor. 

Biz bu 10 terawatt enerjiyi 2050’ye kadar üretebilmek için insanoğlunun her gün yaklaşık bir gigawattlık bir atom santrali kurması gerekiyor. Bu mantıkla bakarsanız 2050 yılına geldiğimizde 10 terawattlık atom santrali insanoğlunun hayatını olumsuz yönde etkileyeceği için günümüzde yenilenebilir enerjiye dönmeliyiz. Yalnız yenilenebilir enerjiye baktığımızda kaynaklar yaklaşık şu şekildedir; dünya çapında 0,5 terawatt HES’ler, 2 terawatt gel-gitler, 2-4 terawatt RES’ler, 13 terawatt jeotermal ve tam 120.000 terawatt da güneş enerjisi kaynağı bulunuyor. Bu kaynağın 280 MW’ı Antalya OSB’ deki fabrikaların çatısında. Hal böyle olunca şahsım ve şirketim, geleceğin enerji kaynağında ülkemizin yer alması için gereken yatırımları yaptık. “İş bankalarda bitiyor” diyoruz ya, bankaların da yerliyi desteklemesi, öncelikle yerli malına kredi vermesi lazım. Hangi sektörün ürünü olursa olsun bankalar her sektörün markalarının ve ürünlerinin beyaz listesini oluşturmalı ve bütün firmalar da bu listelere girebilmek için ürün kalitelerini artırmalıdır. Eğer dövize ihtiyacımız varsa, bankalar, beyaz listedeki firmalar ve politika yapıcıları bir araya gelip, değişik ihracat destekleri vererek, ülkemizin sanayicilerini yurtdışına teşvik etmesi de mümkün. 

Bu şekilde çok daha iyi karşılıklı kazanacağımıza, daha güçlü olacağımıza ve geleceğin teknolojilerini üreteceğimize inanıyorum. Bankalar olmazsa, bu bahsettiklerimiz rolleri oynamadıkları sürece her kaosta birçok firma ve banka bundan zarar görecektir düşüncesindeyim. 

Ülkemizde yaklaşık 4,5 milyon işsizin 1 milyonunu önümüzdeki en az 5 yıl bu sektörde çalıştırabileceğimiz ortada. Bu 1 milyon çalışanın yüzde 30’u beş yılın sonunda inanıyorum ki, yurt dışına yönelik olarak; mühendisleri proje geliştirecek, montajcıları montaj yapacak ve fabrikaları da ürün satacak ve ülkemiz için ciddi bir ihracat kapısı açılacaktır. Ülkemizin içinde bulunduğu lokasyondan dolayı politika yapıcılarımızın ciddi kararlar alması ve bankaların da bunu desteklemesi gerekiyor. 

Ülkemiz insanlarının girişimci ruhuna güvenmekteyim ve bölgemizde en büyük fuar merkezinin kurulabileceğine canı gönülden inanmaktayım. Ülkemizin genç, dinamik ve başarılı gençlerine biz sanayiciler, bankalar ve finansçılar ile politikacılarımız güvenir ve bu adımları atabilirsek, bu yüzyılda ve gelecek yüzyılda enerjide “biz de varız” diyebilmenin tohumlarını ekmiş olacağız. 

Nuri Büyükselçuk: Bana göre sanayici, üretici ve iş insanı olarak birinci sorunumuz hukuk ve adalet. Aynı zamanda bu hukukun adil, zamanında ve eşit olması. Ben şirketin yönetim kurulu başkanı olarak zamanımın yüzde 90’ını tahsil edilemeyen alacaklar, geciken alacaklar, batak paralar, bunu nasıl alırım, işte şu fırıncıda param gitti gibi konulara ayırıyorum. Öyle bir hukuk sistemimiz var ki, A fırını sizi dolandırıyor, gidiyor eşinin adına yeni bir işletme kuruyor, aynı binada aynı makine ve teçhizatla orada sizinle dalga geçer gibi üretim yapmaya devam ediyor ve siz eliniz kolunuz bağlı hiçbir şey yapamıyorsunuz. İstihdam yaratırken, üretim yaparken, vergi veren bir işveren olarak, devletten beklediğim en büyük hizmet hukuk ve güvenlik. Zaten bunun dışındakilerin pek çoğunu biz çözüyoruz. Benim evimde de güvenlik, fabrikamın kapısında da güvenlik görevlisi var, çocuklarımla ilgili konuları zaten kendim çözüyorum, özel hastaneye gidiyorum onu da kendim çözüyorum. Benim kişi olarak çözemeyeceğim tek şey adalet. Ben sattığım bir ürünün parasını zamanında alacağımı bilirsem geleceğe çok daha güvenle bakabilirim, çok daha fazla yatırım yapabilirim ve ürettiğim ürünlerde satış fiyatındaki risk primi düşer. Burada çok ciddi bir sorun yaşıyoruz. Zaten bu hukuk sistemi kurulabilirse bankalar firmalara çok düşük maliyetli alacak sigortaları da yapabilir. Bu kadar geç işlediği ve zamanında işlemediği için alacak sigortaları da Türkiye’de maalesef çok yüksek maliyetlerle veriliyor. Mesela kendi sektörümüz için birkaç firmayla çalıştık, bizden yüzde 2-2,5 istendi. Yani 100 milyon ciro yapıyorsanız 2,5 milyon lira bankaya prim ödemeniz gerekiyor. Zaten bizim kar marjımız yüzde 3-4. 

İkinci sorunumuz herkesle ortak olan finansman. Maalesef son dönemde bankalar kendi tabirleriyle “Yeni döneme uygun bankacılık” yapıyorlar. Eskiden bizim kapımızı haftada bir ya da iki banka aşındırır, zorla, yani kaba tabirle “teşvik” ederlerdi. Yani “İlla kredi kullanın. Hedefimiz var ne olur 1 milyon cumaya kadar kredi kullanın” diye... Şu anda bankaya gittiğimizde şöyle tabirlerle karşılaşıyoruz, bu bana çok ilginç geliyor; bir bankadan kredi istiyorum, limitim var, oran söylüyor, oran da bana uyuyor. Diyoruz ki “1 milyon kredi kullanacağız”. Saat 15:30’da gelen telefon “Nuri Bey size kredi kullandıramıyoruz”. “Neden?” “Çünkü sizin bizim bankayla çalışmanız yeterince verimli değil. Nakit akışınızı bizim banka üzerinden geçirmeniz lazım”. Bu şuna benziyor: Bir lokantaya gidiyorsunuz, yemek istiyorsunuz adam diyor ki, “Son beş yıldır sen bana çok fazla gelmemişsin ben sana yemek vermeyeceğim”. 

Üçüncü bir konu, bu biraz benim sektörümle alakalı ama bence Türkiye’nin en önemli konularından biri. TOBB’un son genel kurulunda bütün delegelerle tek tek telefonda bir anket yapıldı: Türkiye’nin sizce en önemli sorunu nedir? Gelecek üç aydaki en önemli sorun nedir? İşleriniz daha mı iyi daha mı kötüye gitti? Burada çok ilginç bir şekilde Türkiye’nin en önemli sorununun tarım olduğu ortaya çıktı. Biz tarımsal bir sanayiyiz, hammaddemizi köylüden alıyoruz ve yemde de ürünlerimizi müstahsile, köylüye satıyoruz. Maalesef köyden kente çok ciddi bir göç var. İnsanlar artık köyde yaşamıyor. Ben aslen Ispartalıyım, iki gün önce bir mahalli gazete geldi, Isparta’nın bir köyünde 19 Mayıs kutlaması yapılıyor, törendekilerin yaş ortalaması 70. Köyde daha genç kimse kalmamış. Burada köylere gidiyoruz, şu anda Türkiye’de tarım yapan insanların ortalama yaşı 52-54 arası bildiğim kadarıyla. Yani köylerde 50 yaşın altında hiç kimse kalmadı. Neden kalmıyorlar? Öncelikle köylü para kazanamıyor, bu bir gerçek, fakat köylü para kazansa bile, köyde kazanacağı paranın beşte birine gidiyor bir AVM’de güvenlik görevlisi olarak çalışıyor, köyünde kalmıyor. Çok ilginç, yani sizi gülümsetecek ama çok trajikomik bir sebebi var. Çünkü o gence köyde yaşarsa kız vermiyorlar. Mesela seracı aile, yan komşusunun 20 yıllık serası var, kızını onun oğluna vermiyor. “Ben çok eziyet çektim, kızımın serada çalışmasını istemiyorum” diyor. İnsanların 50 dönüm arazisi var, onu bırakıyorlar şehre gidip kapıcılık ya da temizlikçilik yapıyorlar. Bizim bu algıyı kırmamız lazım. 

Türkiye yem sanayiinde çok hızlı ilerledi. 2001’de Türkiye’nin un üretimi neyse şu andaki un üretimi de aynı. Yani 18 yılda nüfusumuz nereden nereye geldi, turizmimiz bu kadar ilerledi, yaklaşık 4-5 milyon Suriyeli geldi ama insanların daha çok protein tüketmesi, gelir seviyesinin artmasından dolayı ekmekteki tüketim azalması ancak kompanse edilebildi. 20 sene önce Türkiye 4-5 milyon ton yem üretirken, bu sene ilk defa 25 milyon tonla Avrupa birincisi oldu yem üretiminde. Beş kat arttık ama bu 25 milyon ton yemi üretirken de 10-12 milyon ton hammaddeyi ithal etmek zorundayız. Dışarıya bu kadar bağımlı olunca maalesef yem fiyatları ister istemez tamamen dolara endeksli oluyor. O süt fiyatlarını, süt fiyatları da market fiyatlarını etkiliyor. 

Köydeki tarımsal üretimin yanında hayvansal üretim de çok önemli. Burada çok doğru bir planlama yapmamız lazım. Ulusal Kırmızı Et Konseyi (UKON) Başkanı Ahmet Hacıince’nin çok güzel bir sözü var, her yerde söylüyorum; “Biz Türkiye olarak ürettiği sütü tüketemeyen ama yiyeceği eti de üretemeyen bir ülkeyiz”. Şu anda ürettiğimiz sütü tüketemiyoruz, ihtiyaçtan daha fazla süt üretiliyor. Devlet bunu engellemek için, köylüyü korumak için, doğru bir kararla, süt üretim konseyiyle bir fiyat belirliyor, diyor ki “Süt 2 liranın altında olamaz”. Fakat serbest piyasa ekonomisinin bir kuralı var; arz daha fazlaysa fiyat düşer. Yani ben süt fabrikasıyım, bana yüz birim süt lazım ama kapımda 200 birim süt var. Ben bunu 2 liranın altında alamıyorum. Aslında orada 1,70-1,80’e de vermek isteyenler var. 

Burada ne oluyor? Maalesef yine bizim Türk cinliğimizle hemen süt-yem takası diye bir şey uydurulup, süt fabrikası gidiyor bir tane yem fabrikasıyla anlaşıyor. Diyor ki “Benim süt aldığım üreticilere sen git yemi ver”. Böylece yeme ekstradan yüzde 10 koyuyor, bununla süt maliyetini 2 liradan 1,80’e düşürüyor. Bir yem fabrikası olarak bu çarkın içine giremiyorsanız üreticiye bedava da verseniz yem satma şansınız yok. Türkiye’nin en büyük süt firması, Türkiye’nin en büyük yem firmasıyla bunu yapıyor. 

Serbest piyasa ekonomisinden ne zaman ayrılırsanız mutlaka böyle şeyler olur. Her şeyi serbest bırakın, yani sütçüyü koruyacaksanız ona, “Sen git sütünü sat, kime satarsan sat, kaça satarsan sat”, sütçünün orada maliyet dezavantajı, ihtiyacı 20 kuruş mu? “Bana faturanı getir ben sana 20 kuruş vereyim” demek gerekiyor. 

Gül Cevheroğlu: Finansal analizler yapılırken firmalar kağıt üzerinde değerlendiriliyor. Sanayicilerin finansal analizde en büyük sıkıntısı budur. Bir bankayla çalışmaya başladığınız zaman firmanızın üç yıllık mizan bilançosu üzerinden çalışmalar yapılır. Bir malın mizan bilançoya yansımayan çeşitli değerleri vardır ama bu bazen kağıt üzerinde yansımaz. 

Limit risk çalışmaları bankacılık sektöründe genelde bu kağıtlar üzerinden yapılır. Bence bu değerlendirmeyi yapan insanların, limitleri çıkarmadan önce firmaya gelip tanımaları, faaliyet konusunu tamamen değerlendirmeleri, firmanın bütün kaynaklarını özümsemeleri gerekiyor. Bankalarla ilk kez çalışmaya başlarken herhalde hepimizin ortak sorunudur bu. Önce kağıt üzerinde değerlendirilirsiniz, bir başlangıç yapılır, bunun neticesinde de bankada ilerleyerek devam edersiniz. Ülkemizde son 1-2 yıldır yaşadığımız ekonomik sıkıntılar maalesef eski bankacılık sisteminin tamamen bu şekilde değişmesini öngörmektedir. 

Sektör olarak mermercilerin şu anda Türkiye’de son 2-2,5 yılda yaşadıkları en büyük sorun bürokratik engeller. Biz 2013-2014 yılında OSB’ye çok ciddi yatırım yapmış bir firmayız. OSB’ye başlangıcımız 1993 yılında. 2013 yılında fabrikamızı tamamen arsa haline getirip o günün şartlarında 60-70 milyon TL’lere varan bir yatırım yaptık. Şu anda sektörümüzde tek bir entegre tesis, tek bir makine markası kullanan, tam entegre çalışan dünyadaki tek fabrikayız. Bizim sektörümüzün en büyük sorunu hammadde. Hammaddeyi çıkarabilmek için de mecburen ocaklarımızın olması lazım. Ocak çalışmalarındaki izinlerde çok büyük sorunlarımız var.  

Mermer sektöründe ocağa girebilmeniz için, o izni alabilmeniz için bir çok  kurumdan onay almanız ve  kuruma para ödemeniz, bunları ödedikten sonra bir imza için de 2 yıl beklemeniz lazım. İzinler alındıktan sonra ocağa girebilmeniz için de 2 yıl daha bekliyorsunuz. 

Şu anda 2 bin kişiye istihdam sağlayabilecek bir kapasiteye sahibiz ama maalesef 750 kişiyle istihdama devam etmek durumundayız. Talep ettiğimiz izinler alınmış, altyapı ve makine yatırımları yapılmış, her türlü harçlar ödenmiş durumda. Şu son 2 yılın bana maliyeti 25 milyon dolar diyebilirim. Bu yatırımların hepsi yapılmış, tamamlanmış, istihdama hazır durumda fakat biz hala beklemedeyiz. İmzaların tamamlanması aşamasını bekliyoruz. Bekliyoruz, beklemeye de herhalde devam edeceğiz diye düşünüyorum. Bu Türkiye mermer sektöründe faaliyet gösteren bütün sanayicilerin, yatırımcıların genel, ortak sorunu. 

Üçüncü ana sorunumuz da lojistik ve liman. Bizim sektörümüzün en büyük gideri lojistik ve yükleme maliyetleridir. Biz 55 ülkeye ihracat yapan bir firmayız ve bütün yüklemelerimiz de liman kanalıyla olmak durumunda. Biz 40 TIR’la, kamyonla nakliye veya ihracat yapabilecek bir sektör değiliz. Ton başı maliyetleri; Antalya Limanı’nda 33 dolar, İzmir Limanı’nda 17 dolar, Mersin Limanı’ndaysa 14 dolar. İster istemez müşteri ya İzmir’den ya Mersin’den yükleme istemekte, bu da bize ek bir nakliye maliyeti doğurmakta. 

Ayrıca bu lojistik içerisinde en büyük sorunumuz da trafik ve tonaj cezaları. Mermer bir doğal taştır, yani blok olarak kesersiniz, ölçü ve ebatları bellidir. Müşteri gelir 20 tonluk taşı görür “Ben bunu bu şekilde istiyorum” der. 20 tonu İzmir’e tek araçla göndermeniz zaten iki kat bir maliyettir, yanına bir taş attığınız zaman da 35-36 ton olur. Fakat her sevkiyatta 11 bin-12 bin lira gibi tonaj cezaları yiyoruz ve hep bununla boğuşuyoruz. 

Ben son 3-4 aydır, Türkiye’de istihdam durumu başladığından bu yana, zamanımın üçte birini adliyelerde geçiriyorum. Yarın da 10:30’da yine adliyede olacağım. Sorunum 5 yıl önce benden ayrılmış, istifasını vermiş, iş değiştirmiş bir personelimin 5 yıl sonra, “Ben fazla mesai yapmıştım, bana silah zoruyla istifa imzalatıldı” diyerek dava açması. Bunun gibi daha nice sebeplerden dolayı dava açılması ve bu davalarda zaman kaybetmemiz önemli bir sorun. Hukuk sistemimizde son zamanlarda moda oldu; “İşçi söylüyorsa doğrudur”. Sanayicinin söylediğinin hiçbir şekilde ehemmiyeti ve önemi yok. 

Sanayici üretmek zorundadır ve üretmek için beyin gücünü tamamen endekslemek zorundadır. Bu tür problemlerle iş gücünü kaybetmemesi lazım. 

Bürokrasiyle yaşanan sorunların çözülebilmesi için, bürokrasinin sanayiciyle bire bir iletişimde olması lazım. Biz 28 yıldır OSB’de faaliyet gösteriyoruz, bir günden bir güne kapımızı çalıp bir bürokratın veya bir sanayi temsilcisinin, “Sizin burada böyle bir faaliyetiniz var, ihracat yapıyor, döviz girdisi sağlıyorsunuz, ülkenin ekonomisine katkı yapıyorsunuz, sizin bir sorununuz var mı? Bizim yapabileceğimiz bir şey var mı?” diye soran olmadı. Bugüne kadar ben hiç yaşamadım, bilmiyorum yaşayan arkadaşlar var mı?

Zekeriya Palamut: Ben farklı konulara girmek istiyorum. Bir; Türkiye’de artık ahbaplık mevhumunun ortadan kaldırılıp liyakatin getirilmesi taraftarıyım. 

İki; devlet teşvik kredilerinin komple gözden geçirilmesi, gerekirse iptal edilmesi ve yeniden düzenlenmesi, bu işi yapacak olan insanlara, layık olan insanlara kredi verilmesi... Ahbap olduğu için güneydoğuda ve doğuda kredi alıp, arazisini üç beş briketle çevirip hayvancılık yapıyorum diyerek aldığı krediyi amacının dışında kullanılmasının önüne geçilmesi, aldığı kredinin faiziyle geri alınmasını, bu insanlara bir daha kredi verilmemesi, verilen kredilerin de takip edilmesi…

Üç; tarım alanlarının çok sıkı tedbirlerle korunması. Hiçbir zaman tarım alanlarının, meraların inşaat alanlarına, konut alanlarına, sanayi alanlarına tahsis edilmemesi. Bunun kesinlikle çok faydalı olacağına inanıyorum. Hayvancılık ve tarımda, özellikle de hayvancılıkta, hayvanı kendin üretemiyorsan ithal edeceksin ama yemini kendin üreteceksin. Bugün Avrupa’da, bir hayvan günde en az 10-12 saat merada otlarken, çok düşük maliyetlerle beslenirken Türkiye’deki mera alanlarının peşkeş çekilmesi nedeniyle o hayvanlar günün 20-22 saatini ahırda, kapalı ortamda geçiriyor ve sürekli suni yemle besleniyor. 

Sanayi yemi yiyen hayvanların ne eti ne sütü ucuz olmaz. Peki devlet ne yapıyor? Üretici düşük maliyetle üretemediği için pahalı vermek zorunda kalıyor, devlet de onları ithalat sopasıyla terbiye etmeye kalkıyor. Ondan sonra da üretici köyden şehre kaçıyor. Üretim yapmıyor. 

Oysa üreticiyi desteklerlerse köylü niye şehre gitsin? Benim hasbelkader Mersin’de bir narenciye bahçem var, beş sene evvel malımı 50 kuruşa satarken bu sene de 50 kuruşa verdim dalında. Fakat girdi maliyetlerim, gübre, ilaç beş katı arttı. O zaman ben niye yapayım? Üretici niye üretsin? Kesinlikle ve kesinlikle üretim olmazsa ne enflasyon düşer ne de ucuz gıda üretilir. 

Ara eleman eğitimleri eksik ama kalitesiz eğitimden dolayı hiçbir gencin “Mezun olursam ne olacağım?” diye düşünmemesi lazım. Ben devletin yerinde olsam, o çocukların ahlaki eğitimini ebeveynlere yıkarım. Varsın çocuklar çağdaş eğitimi okulda görsünler ve ülkenin insan ihtiyacını karşılasınlar. Şu anda tamamen çağdışı eğitimle insanlarımızı susturmaya çalışıyorlar ve o çocuklar geliyorlar, hiçbir şey yapamıyorlar. Çünkü bir şey bilmiyorlar.

Mehmet Ali Göksu: Biz 4 yıldır sanayiciyiz. Söylenenler öncelikle benim için birer ders oldu. Sanayicilerin bu kadar büyük problemlerinin olduğunu bilmek gerçekten önemliydi benim için. Sözüme başlarken şunu söyleyeyim; ülkemizde sanayici olmak gerçekten çılgınlık. Bundan 4 yıl önce ayın bir haftası çalışıyor, üç hafta çoluğuma, çocuğuma, eşime zaman ayırıyordum. Şu an 24 saat çalışıyorum diyebilirim. Ben de bir GOSD üyesiyim, şu ana kadar belki iki ya da üç kez toplantısına katılmışımdır. Öyle yoğun bir tempomuz var ki. Çünkü hayatın gerçeği olan finansmanın içerisinde, göbeğinde oturuyoruz. O yüzden de farklı şeylere vakit dahi bulamıyoruz. 

Evet hep finanstan bahsettik ama günceli takip ettiğimiz zaman, bir taraftan da “Acaba satışta, pazarlamada gelecek stratejilerimizde biraz değişkenlik mi yapmalıyız? Ürünlerimizle ilgili değişkenlik mi yapmalıyız?” diye düşünsek iyi olur kanaatindeyim. Bugün ülkemizdeki finansman kaynaklarına belki ulaşamıyoruz ama özellikle genç ve yeni stratejilere yurtdışındaki fonlar ve finans kaynakları gerçekten çok açık. Hepimiz lojistikten bahsettik, bunun sıkıntısını hem piyasada çok görüyorum hem de biz çok yaşıyoruz ve sürekli kendimizi eğitmeye çalışıyoruz. Bizim lojistik olarak tanıdığımız kavram bugün ülkemizde sadece sevkiyata endekslenmiş, “Bir kamyonla ya da gemiyle aktarım aracı” olarak görülüyor. Lojistik bir tedarik zinciri işidir ve aslında şirketin genel müdürlük seviyesinde, beyninde çözümlenmesi gereken bir iştir. Bu yüzden çok önemli ve eğitimlerinin üzerine gidilmesi gerektiği kanaatindeyim. 

Teşviklerle ilgili Ali Bey çok güzel şeylerden bahsetti. biz burada bazı teşviklere giremiyoruz, Burdur’da, Güneydoğu’da giriliyor… Hep diyorum ki bunların ne alakası var? Bizim hammaddeye yakınlığımız hiç mi baz alınmıyor? Ben bugün limonata üretiyorum, limona çok yakınım, şekere çok yakınım, mükemmel avantajlıyım. İhracat konusunda da eğer ülkeye hizmet yapacaksak en iyi hizmet bizim hizmetimiz, çünkü hammadde burada. TL ile alıp dövizle satıp parayı getiriyoruz. Bu tarz konulara teşvik verilmeli, bunların önü açılmalı. Biz bu tarz inovatif projeleri hep anlatıyoruz. Bu sene TİM inovaLİG’de dördüncü olduk. Bunun ne önemi var derseniz haklısınız çünkü inovasyon fikirlerimizi hep anlatıyoruz ama karşılığında bir şey göremiyoruz. Gerek teşvikler gerekse banka finansmanları konusunda veya farklı finansmanlar konusunda bir değer görünmüyor. Herkes çok iyi yapmışsın, aferin sana falan gibi bir tavırda ama biz bunlar için çok ciddi emek ve para harcıyoruz. Bunların da geri dönüşü olmuyor, bu bizim çok ciddi bir sıkıntımız. 

Biz sanayiciler olarak hem Antalya hem de Türkiye’ye çok ciddi anlamda örneğiz. Hakan Bey, ülkemizdeki insanların girişimcilik ruhundan bahsetti, bunu gerçekten çok yaşıyoruz. Ülke genelinde 196 tane franchise verdik ve bunların hepsi girişimci ya da girişimci olmaya aday. Eğer önüne uygun bir mantıkta bir hesap kitap koyabiliyorsanız bizim ülkemizde girişimci olmak için can atan milyonlarca insan var. Biz 2011’de bu sektöre ilk girdiğimizde ve franchise’a başladığımızda, bir franchise’ı 8 ayda amorti edebiliyorduk. Geri dönüş süresi 8 aydı, çok ciddi bir rakam. O günler bazında ortalama bir işletme için 700-750 bin lira para harcanıyordu. Şu anda bu rakamlar 1,5 milyonlara çıktı. O 750 bin lira 8 ayda geri dönebiliyorken geri dönüş süresi şu anda 24 ay. Tabii bunların bize çok ciddi dezavantajları oldu. Bu kadar yayılmayla beraber yeni franchise’lar bulma konusunda çok ciddi zorluklar çekiyoruz. Biz burada üretim, al-sat yapıyoruz, çok cüzi karlarla ürünler satıyoruz. Doğalgazla kurabiye pişiriyorum ve bayilerime satıyorum ama doğalgaza gelen yüzde 35 zammı fiyatlarıma yansıtamıyorum. Bu sene kurabiyede yansıtabildiğim zam yüzde 10. Yani yüzde 35’in 25’ini yedik direkt olarak. Bunun gibi birçok örnek var üretimin içerisinde. Son tüketiciye, “Çaya zam geldi, haydi bakalım bugün 1,5 lira değil 3,5 liraya içeceksin, 3,5 değil 5 liraya alacaksın” diyemiyorsun. Böyle bir lüksün yok, müşteri seni tercih etmiyor o zaman. İşimiz gereği hem sanayiciyiz hem de son tüketiciyle iç içeyiz. Bizim böyle bir hem avantajımız hem dezavantajımız var. 

Günümüzde dünya ekonomisine gerçekten markalar yön veriyor. Fabrikalar, üretim tesisleri değil. Marka varsa üretim tesisleri var. Bunu unutmamanız lazım, marka işi götürüyor. 

İhracatta doğru ürünü yapıyor muyuz? İhraç edeceğimiz ürün doğru ürün mü? Bunlara kesinlikle bir daha kontrol edip bakmamız lazım. Tarım, hayvancılık, ihracat gibi konularda politikalarımız hükümet politikası değil devlet politikası olmalı. Bakana göre, aşağı bakana göre, yukarı bakana göre değişmemeli bunlar. Bunları birer kere yazmalıyız çünkü her gün bir şey değişiyor. Son olarak şunu söyleyeceğim: Haftalık ortalama olarak 33 saatimizi toplantıya ayırıyormuşuz, iş adamlarının böyle genel bir ortalaması varmış. Bu toplantının sonuçlarının da inşallah hepimize güzel bir sonuç getirmesini temenni ediyorum. 

Ali Bahar: Ben toplantının başında toplantının ölçülebilir sonuçlar doğurmasını ve verimli geçmesini temenni ettiğimi söylemiştim. Platon’a “Hayatın sırrı ne?” diye sormuşlar “Ölçü, ölçü, ölçü” demiş. Sanayicilerimizin bu kadar gönülden katılımı için sizlerin huzurunda ben sanayici kardeşlerime, arkadaşlarıma, ağabeylerime teşekkür ederim. Sizlere de bize zaman ayırmanız nedeniyle teşekkür ederim. Herkesin eline, gönlüne ve ağzına sağlık. 

Mustafa Çödek: Toplantıda son derece değerli fikirler paylaşıldı. Son olarak şunu belirtmek isterim, özellikle 2019'un ilk çeyreğinde kamu bankaları aracılığıyla yerel sektöre ciddi anlamda destek sağlandı ve sağlanmaya devam ediyor. Halkbank olarak biz üç aylık süreçte 70 milyor TL kredi kullandırdık. Bankaların bilançolarına bakıldığında bu son derece önemli bir büyüklüğü ifade ediyor. Kredi büyüklüğü olarak ise ikinci sırada yer aldığımızı belirtmiştik. Bu da, Bankamızın kuruluş misyonu gereği reel sektöre ve sanayicilerimize verdiğimiz önemin göstergesidir. Desteklerimizi artırabilmek adına bu tür toplantılar organize edip, elde edilen sonuçlar doğrultusunda yeni ürünler geliştirmeye devam edeceğiz. Tüm katılımcılara teşekkür ediyor, toplantı sonuçlarının herkes için hayırlı olmasını diliyor ve saygılarımı sunuyorum. 

Hakan Güldağ: Mustafa Bey’e de çok teşekkür ediyoruz. Ben de çok faydalandım gerçekten. Yani defteri doldurdum, bayağı bir not aldım. Turkishtime bunları derleyip toplayacak, sizlerle ve ekonomi yönetimiyle paylaşacak ayrıca yayımlayacak. Ben de duyduklarımı, burada öğrendiklerimi her mecrada paylaşmaya çalışacağım. Gerçekten çok teşekkür ediyorum verdiğiniz bilgiler açısından. Toplantıya katılan, emeği geçen herkese çok teşekkür etmek istiyorum. 

ANTALYA OSB’Yİ GELECEĞE TAŞIYACAK 10 PARAMETRE

OSB’ler farklı kategorilere ayrılarak derecelendirilmelidir

Türkiye’deki OSB’lerin hepsini aynı statüde, aynı kategoride düşünmek doğru bir yaklaşım değildir. OSB’ler derecelendirilmeli ve bu derecelendirmeye göre OSB’lere daha büyük sorumluluklar verilebilmelidir. Bu sorumluluklar, eğitim, farklı konsept OSB kurabilme, arazi toplulaşması yapabilme ve kooperatifleşme gibi örneklenebilir. 

Teşvikler bölgesel olmaktan çıkarılmalıdır

Türkiye’de değişik bölgelere farklı teşvik ve hibeler verilmektedir. Bu teşvik ve hibelerin bölgesel olmaktan ziyade verimlilik, lojistik, inovasyon, Ar-Ge gibi ana başlıklar altında toplandıktan sonra, bu konularda avantajlı olan alanlara verilmesi katma değeri yüksek sonuçlar doğuracaktır. Mevcut uygulama, istenen sonuçları elde etmede yeterli verimlilikte değildir. Teşvikler, verimlilik esasına göre yeniden düzenlenmelidir.  

Sanayi sicil belgesine hak ettiği değer verilmelidir

Sanayi sicil belgesi, formalite gereği verilen sıradan bir belge değildir. Sanayi sicil belgesinin bu ülke için en hayırlı belgelerden biri olduğunun toplumun tüm kesimlerinin, bankaların, kamu kurum ve kuruluşlarının ve basının idrak etmesi için özen gösterilmelidir. Ardından bu belgeye istinaden yapılacak düzenlemeler kamuoyunun gündemine getirilmelidir.

Elektrik fiyatları can yakıyor

Elektrikte yapılan sistem değişikliği nedeniyle sanayicinin enerji girdi maliyetleri geçen yıla oranla yüzde 85 oranında artmıştır. Sanayiciler, dış pazarlardaki rakiplerine göre ciddi bir elektrik maliyetiyle karşı karşıyadır. Bu durum rekabet gücünü oldukça azaltmaktadır. Elektrik fiyatlarının teşviklerle eski haline çevrilmesi ya da sübvanse edilmesi, rekabet edebilirlik açısından büyük önem arz etmektedir. 

Antalya limanı işlevsel hale getirilmelidir

Antalya OSB’nin en önemli sorunlarından bir tanesi de lojistiktir. Antalya Limanın uyguladığı fahiş ücret politikası nedeniyle Bölgedeki firmalar, 25 kilometre mesafedeki bu liman yerine İzmir veya Mersin limanını kullanmaktadır. Bu durum rekabet gücünü etkileyen bir diğer önemli faktördür. Antalya Limanında gerekli yatırımların yapılıp, rıhtımların geliştirilmesi ve OSB ile paralel düşünebilen bir liman işletmesine ihtiyaç duyulmaktadır. 

Ekspertiz süreçleri yanlış yönetiliyor

Sanayicinin bir diğer sorunu da bilirkişi ve ekspertiz süreçleridir. Bilirkişi ve ekspertiz süreçleri şeffaflıktan uzaktır ve yanlış yönetilmektedir. Sanayicinin yatırımı zaman zaman dörtte üçe varan oranlarda düşük gösterilmekte, bu da yatırımcının finansmana erişimini engel olmaktadır. Rekabet üstünlüğünü sekteye uğratan bu sorun, OSB’lerle iş birliği içinde yeni düzenlemeler yapılarak çözülebilecektir. 

OSB için raylı sistem gerekli

Antalya OSB’nin şehre olan uzaklığı ve ulaşım imkanlarının kısıtlı olması çalışanların özel servislerle taşınmasına yol açmaktadır. Bu da bölge firmalarının maliyetlerini yükseltmekte; şehrin trafik yoğunluğunun artmasına ve kaza riskinin artmasına, sarf edilen yakıt nedeniyle de cari açığın artmasına neden olmaktadır. Bölgeye ulaşımın, toplu ulaşım sistemleriye kolaylaştırılması gerekmektedir. Kepezaltı’nda bulunan raylı sistemin son durağına bağlanacak bir metrobüs hattı, büyük bir tasarrufu da beraberinde getirecektir. 

İstikrar için yapısal reformlar şart

Ülkemizdeki istikrar ve güven ortamının daha sağlam temeller üzerine oturtulması ve finansman ve kurlarla ilgili sorunların çözümünün, siyasal, sosyal ve ekonomik reformların hayata geçirilmesi ile mümkün olacağına inanmaktayız. Sanayicinin dış pazarlardaki gücünün artması ve ekonomik baskıların aşabilmesi için söz konusu reformlar, hayati önem taşımaktadır. 

Ara eleman açığı eğitimle kapatılabilir

Kalifiye insan kaynağı, sanayicinin öne çıkan sorunlarından bir diğeridir. Özellikle ara eleman açığı had safhadadır. Sorunun çözümü eğitimden geçmektedir. Her bölgenin ihtiyaçlarına uygun insan yetiştirmek, yerinde eğitmek, mezun öğrencilerin zaman kaybetmeden iş hayatına atılabilmesi için, uygun özelliklere sahip meslek lisesi veya meslek yüksekokulu yönetimlerinin, OSB tüzel kişiliğine devredilmesi birçok faydayı da beraberinde getirecektir. 

Ortadoğu ve Afrika’da Türk bankalarına ihtiyaç var

Türk bankalarının özellikle Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde aktif olarak çalışmaması önemli bir sorun oluşturmaktadır. Çok ciddi fırsatların olduğu bu ülkelerde faaliyet gösteren yabancı bankalar, tüm ekonomik süreçleri kendi ülkelerinin lehine kullanmaktadır. Bu bankalar her türlü opsiyonu yaparken sanayicinin paralarını aylarca alıkoymaktadır. Türk sanayicisi, yabancı bankaların istedikleri komisyonlarla çalışmaya mecbur kalmaktadır. 

Antalya OSB Ortak Akıl Toplantısı’na; Antalya OSB Yönetim Kurulu Başkanı / Bahar Gıda Grup Yönetim Kurulu Başkanı Ali Bahar, Halkbank Perakende Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Çödek, TOBB MİM Başkanı / Turkishtime Toplantı Moderatörü Hakan Güldağ, Antalya OSB Yönetim Kurulu Başkan Vekili / Seto Yönetim Kurulu Başkanı Hasanali Gönen, Antalya OSB Yönetim Kurulu Üyesi Fatih İncir, Antalya OSB Yönetim Kurulu Üyesi / Budak Kağıt Yönetim Kurulu Başkanı Yiğit Budak, Antalya OSB Bölge Müdürü İlhan Metin, Ahmet Kasapoğlu Mobilya Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kasapoğlu, Cantek Group Yönetim Kurulu Başkanı Can Hakan Karaca, Ekici Peynir Pazarlama Direktörü Elçin Ekici Öztürk, PSL Elektronik Yönetim Kurulu Üyesi Erdal Kılıç, Pentap Ticaret Yönetim Kurulu Başkanı Fatin Tapcı, Antalya Mermer Genel Müdürü Gül Cevheroğlu, Antalya OSB Teknoloji Geliştirme Bölgesi Yönetim Kurulu Başkan Yrd. / WBT Tarım Ürünleri Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı Hakkı Ergin Civan, Göksu Global GM Mehmet Ali Göksu, Selçuklu Un ve Yem Yönetim Kurulu Başkanı Nuri Büyükselçuk, CW Enerji Mühendislik Yönetim Kurulu Başkanı T. Tarık Sarvan, Selçuklu Un ve Yem Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Palamut ve Turkishtime Yönetim Kurulu Başkanı Filiz Özkan katıldı.

ANTALYA ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİ ORTAK AKIL TOPLANTISI PDF