Turkishtime AR-GE 250


ASO 1. ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİ

turkishtime

ASO 1. OSB, Türkiye’nin sanayi alanında vitrini

ASO 1. OSB, 24 Ekim 1981 yılında temeli atılarak, 1990 yılında üretime başlayan ülkemizin önde gelen Organize Sanayi Bölgelerinden birisi olmuştur.

Karma bir üretim yerleşkesi olan ASO 1.OSB’de başlıca savunma sanayi, otomotiv, iş makineleri, beyaz eşya, medikal, ilaç, elektrik - elektronik, mobilya, döküm, plastik, gıda, kimya, metal işleri, madeni eşya gibi alanlarda üretim yapılıyor. 

ASO 1.OSB’nin Türkiye ekonomisine 6 milyar dolar katkısı var. Bölgeden 2.5 milyar dolar direkt ihracat yapılıyor. Yaklaşık 50 bin kişinin çalıştığı bir sanayi şehri haline gelen Bölgede çok yakın bir sürede yeni açılacak gelişme sahası ile birlikte bu rakamlar yaklaşık ikiye katlanacak. 

Bölgenin mevcut altyapısı son teknolojiler ve en modern malzemeler kullanılarak revize edilmiş durumda. Her sanayi parseline doğalgaz ulaştırılmış olup, enerji hatlarının tamamı yer altından geçmektedir. 

Fiber optik kablolarla fabrikalar ile SCADA merkezi bağlantısı yapılmış, uzaktan ölçümleme sistemi yapabilme imkanı yaratılmıştır. Yine bu fiber optik hatlarından haberleşme ağı da tesis edilerek, bütün firmalar geniş bant, yüksek hızla internete bağlanma imkanına kavuşturulmuştur.

 ASO 1.OSB’den yedi firma, İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) açıkladığı, Türkiye’nin en büyük ilk 500 sanayi kuruluşu arasında yer aldı. Hidromek - Hidrolik ve Mekanik Makina İmalat Sanayi, Nuh’un Ankara Makarnası Sanayi, Şahinler Metal Sanayi, Yiğit Akü Malzemeleri Sanayi , Erkunt Traktör Sanayii, Ulusoy Elektrik ve Nurol Makine firmaları adını gurur tablosuna yazdırdı.

Bölgede anaokulundan çıraklık okuluna, teknik kolejden meslek yüksekokuluna kadar her türden mesleki ve teknik eğitim kurumları yer alırken, Türkiye’ye rol model oluşturacak eğitim faaliyetleri gerçekleşiyor. ASO 1. OSB, Ankaralı sanayicilerin yeni başarı hikayelerine projeleriyle katkı vermeyi sürdürüyor. İşletmelerin verimliliğini artıracak, dijital dönüşümüne destek verecek Türkiye’nin ilk model fabrikasının hizmete geçtiği bölgede “ASO Teknopark ve ASO Sürekli Eğitim Merkezi” faaliyete geçmek için gün sayıyor… Ayrıca Ar-Ge Merkezi olma hakkını kazanan firmaların sayısı her geçen gün artıyor.

Sanayi 4,0 kavramının farkında olan bir eğitim anlayışıyla, modern ve en son teknolojiye sahip araç-gereç, tezgah ve ekipmanların olduğu atölye ve laboratuvarlarda eğitim veriliyor. 

İdari yapısı, verdiği altyapı ve üst yapı hizmetleri, çevre düzenlemesi ve çalışmaları ile hep göz önünde olan ASO 1.OSB, yurt dışından gelen ticari heyetlerin yanı sıra Cumhurbaşkanı ve Başbakan düzeyindeki resmi heyetlerinde önemli bir uğrak noktası haline gelmiştir. Yurt dışından gelen heyetlere ASO 1.OSB hakkında genel ve idari yapısı hakkında bilgiler verilmekte, bölge genel olarak gezdirilmekte ve ilgili sektörlerde üretim yapan firmaların fabrikaları gösterilmektedir. Ayrıca, üyelerimiz ile ziyaretçi heyetler bir araya getirilerek, ticari ilişkiler kurmaları sağlanmaktadır. 

Kuruluşundan itibaren yaptığı yatırımlar ve attığı adımlarla, ülkemizin en köklü ve güçlü organize sanayi bölgelerinden birisi olan ASO 1.OSB, Ankara’nın lokomotifi olmaya, istihdam yaratmaya ve büyümeye devam edecek.

CÜNEYT ÇALIK
ASO 1. OSB Bölge Müdürü


ASO 1. OSB, Ankara’yı sanayi merkezine dönüştürdü

ASO 1. OSB’nin mevcut altyapısı, son teknolojiler ve en modern malzemeler kullanılarak revize edilmiş durumda. Doğalgazın her sanayi parseline ulaştırıldığı bölgede, enerji hatlarının tamamı yer altından geçirildi. Fiber optik kablolarla fabrikaların SCADA merkeziyle bağlantısı kuruldu ve uzaktan ölçümleme sistemi yapabilme imkanı yaratıldı. Yine bu fiber optik hatlarından haberleşme ağı da tesis edilerek, bütün firmalar geniş bant, yüksek hızla internete bağlanma imkanına kavuşturuldu.

Ülkemizin önde gelen sanayi kuruluşlarını bünyesinde barındıran ve eğitim faaliyetleri ile dikkat çeken ASO 1. Organize Sanayi Bölgesi, bugün 1000 hektarlık alanda 331 işletme, 50 bin kişilik istihdam ve yıllık 6 milyar doların üzerindeki ihracatı ile ülke ekonomisine çok önemli katkılar sunuyor. ASO 1.OSB’nin Türkiye ekonomisine 6 milyar dolar katkısı bulunuyor. Bölgeden 2.5 milyar dolar direkt ihracat yapılıyor. Yaklaşık 50 bin kişinin çalıştığı bir sanayi şehri haline gelen bölgede, çok yakın bir sürede yeni açılacak gelişme sahası ile birlikte bu rakamlar yaklaşık ikiye katlanacak.

Emre Alkin: Bu toplantı Turkishtime’la birlikte OSB’lerle yaptığımız 16’ncı, benim de pek çoğuna katılıp moderatörlük yaptığım 40’ıncı toplantı oldu. İlk önce sektörlerle başladık, sonra doğrudan OSB’lere gittik. Bu toplantının olmazsa olmaz bir gücü de Anadolu’yu karış karış gezmemize vesile olan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün düsturuyla kurulan Halkbank… Niye bunu söylüyorum? Çünkü Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk bütün ömrü boyunca faizle ilgili bir tek cümle söylemiş. Demiş ki: “Esnafa, sanatkara, tüccara ehven seviyede maliyetle kredi veren bir kuruluşun olması gerekir”. Faiz bile dememiş hatta. Dolayısıyla bu da büyük bir devlet adamı olmanın göstergesi. Para piyasalarıyla alakalı yani faizle alakalı bir şey söylememiş. Aslında Halkbank’ın temellerinin atılışı İzmir İktisat Kongresi’ndeki söylemlere de bağlı. O kongrede şöyle diyor Atatürk: “Devlet ferdin yerine geçemez, elbette ki şahsi menfaatler arada sırada toplumsal menfaatin önüne geçebilir ancak burada devletin bir düzenleyici otorite olarak görev alması fakat bunu yaparken de piyasa kurallarına saygılı olması gerekir”. Dolayısıyla da bu düsturla arkasından ekliyor; “Esnafa, sanatkara, tüccara ehven bir seviyeden maliyetle kredi veren bir kuruluş olması gerekir.” diyor. O yüzden kıymetli Halkbank’ın bugün hala bu görevle, bu güçle görevine devam ettiğini görüyoruz. Kendilerine teşekkür ediyoruz, her yerde siz varsınız.

Ben fazla uzatmadan sözü Saygıdeğer Serdar Tütek’e vereceğim…

M. Serdar Tütek: Öncelikle bölgemize hoş geldiniz. Türkiye’nin en güzide ve yenilikçi sanayi bölgesi ASO 1. OSB’deyiz ve çokça arkadaşımız, dostumuzla beraberiz. Hepinize çok teşekkürler, ayaklarınıza sağlık. Burada beraberce, ortak akılla bir şeyleri tartışmaya çalışacağız. İşin güzel tarafı olabildiğince çok paydaşın bir arada olduğu, rahatça konuştuğumuz, elimizden geldiğince filtresiz konuşabileceğimiz, dertlerimizi rahatlıkla anlatabileceğimiz bir toplantı olacağını umut ediyorum. Bu arada az önce duydum 40’ıncı toplantı olmuş, demek ki sizden alacağımız bir hayli birikim var. Paylaşacağınız bu birikimlerinizle belki unuttuğumuz, söyleyemediğimiz şeyler de bizim aklımıza gelecek. Hepinize tekrar hoş geldiniz diyorum. 

Özer Torgal: Ben de bankam adına herkese, tüm iş adamlarımıza, bölgemize ve Turkishtime’a teşekkürlerimi sunuyorum. Biz de bu toplantılardan çok büyük bir zevk alıyoruz. Çünkü her OSB’nin, her bölgenin hem de o bölgedeki her bir yatırımcının ayrı ayrı hikayeleri oluyor. Bunları birinci ağızdan dinlemek bize çok şey kazandırıyor. Notlarımızı alıyoruz, yapabileceklerimizi yapıyoruz, görüşmelerimizi yapıyoruz. Tabii Halkbank olarak Ankara bizim için çok önemli. Bundan dört sene öncesine kadar genel merkezimiz buradaydı. 2014 yılında İstanbul’a taşındık. Ben de bir Ankaralı olarak hepinizi tekrar saygıyla selamlıyorum. Ankara’da 3 bölge, 90 şubeyle görev yapıyoruz. 2100 çalışanımız var. 7,5 milyar doları aşan bir ihracat potansiyeliyle Ankara’nın önemi gittikçe artmakta. Sayın bölge müdürümüzle de görüştük, özellikle ASO’nun büyüme planlarını yakından takip ediyoruz. Yakında zaten ilk OSB ile Eskişehir yolu arasında herhalde boşluk kalmayacak, tamamı bir sanayi bölgesi olmuş olacak. Yapılan yatırımları da görüyor ve gurur duyuyoruz. Çünkü gerçekten hepsi düşünülerek yapılan büyük yatırımlar. Yani her şeyiyle düşünülmüş, bir plan çerçevesinde yapılan yatırımlar. Böyle olunca da burada çalışanların ve sanayicilerin mutlu bir şekilde çalıştıklarını düşünüyoruz.

Biz Ankara’da kredilerimizi oldukça artırmış durumdayız. 5 yılda daimi aktif kredilerimizi yüzde 211, nakit kredilerimizi yüzde 232 oranında artırdık. Şu anda Ankara’daki firmalarımıza yaklaşık 30 milyar TL nakdi kredi sağladık ve bunu artırmaya da devam ediyoruz. Banka olarak zaten kaynak bulduğumuz sürece, kriz anındayız demeden, piyasayı sürekli kredi vererek desteklemeye devam ettik. Birçok banka kredi vermeyi yavaşlatırken, durdururken hatta kredileri geri çağırırken biz elimizden geldiğince destekledik. Belki her firmanın isteğini karşılayamadık ama karşılamaya çalıştığımızdan emin olabilirsiniz. 2019 yılında bankacılık sektörünün ilk üç ayındaki artışlara baktığımızda; sektörde yaklaşık 131 milyar liralık bir nakit kredi artışı var ve bunun yüzde 11’e yakınını bankamız gerçekleştirmiş durumda. Aynı zamanda KOBİ’lerle olan bağlantımızı da biliyorsunuz, “Esnaf ve KOBİ’lerin bankası” olarak biliniyoruz. KOBİ’lerdeki pazar payımız da gittikçe artıyor ve şu anda yüzde 17’yi aşmış durumda. Bu toplantıya katılmaktan son derece memnun olduğumuzu belirtmek isterim. Bölge koordinatörümüz Coşkun Bey, OSB şube müdürümüz Hüseyin Bey, bölge pazarlama müdürümüz de aramızda. Onlar da varsa sizlerin isteklerini, taleplerini dinleyeceklerdir, elimizden geldiğince yardım etmeye çalışacağız. Teşekkür ediyor, hayırlı bir toplantı olmasını diliyorum. 

Renan Gökyay: Ben marangozum, Nurus şirketinin sahibi Gökyay ailesinin üyesiyim. Nurus, dünyanın en önemli inovasyon kulüplerinden biri olan Alman Tasarım Konseyi’nin tek Türk markası. İhracatçılar Birliğindeki bir arkadaşımla konuştuğum bir konudan bahsetmek istiyorum. Fikri mülkiyet haklarına tecavüz eden bir ülke durumuna düşmemize çok az kaldı. Ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız; hızlı ihracat büyümesiyle beraber bütün OSB’lerimizi çok fazla tehdit eden bir konu bu. Bunu elbirliğiyle yapıyoruz şu anda. Bu bize yabancı yatırımcı gelişini de engeller. Bizi zaten sübjektif olarak yargılayan Batı’nın eline, bir de Çin’in kurtulmaya başladığı taklitçiliği verirsek, ipliğimizi pazara çıkartırlar. Maalesef bu konuyu çok hafife alıyoruz.

Emre Alkin: Bunun engellenmesi için bir öneriniz var mıdır? 

Renan Gökyay: Cebri tedbirler alınması lazım. Bu tür işler yapan firmaların belirlenmesi ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığının, İhracatçı Birliklerinin, Sanayi ve Ticaret Odalarının bu firmalara karşı cebri tedbirler alması lazım. Konu çok ciddi bir noktaya geldi. 

Ben Alman Tasarım Ödüllerini veren 22 jüri üyesinden biriyim. Dolayısıyla bu konuda çok fazla doğrudan mesaj alıyorum. Eskisi gibi, “Biz yedi değişiklik yaptık” türünden şehir efsaneleriyle değil, belli uluslararası protokollere bağlı işlerdir bunlar. Yakın geçmişte çürük meyve sebze ihracatı yüzünden ihracatımızın sekteye uğradığı zamanlar oldu. Ona benzer bir durumla karşı karşıya kalabiliriz. Sanayi ihracatımızı bizden almaya çalışan çok fazla ülke var. 

M. Serdar Tütek: 1. OSB olarak biz bir seneyi aşkın bir süredir Ankara Model Fabrika projesi için uğraşıyoruz ve 11 Aralık’ta da resmi açılışını gerçekleştirdik. İşletmelerimizde verim ve performans yönetimi çok önemli bir konu. Gerçek anlamda verimliliğimizi ölçmeye başladığımız anda, ben eminim ki bu işe hiç başlamamış bir firmanın göreceği yüzde 30-35’ler civarında bir verim olacak. Yaklaşık yüzde 30’lar civarında gereksiz taşımalar ve tersine lojistik görecek, yüzde 30-35’lik kısmındaysa teknolojik eksiklikler görecek. Bunların başlaması için model fabrika çok güzel bir süreç. Yalnız içinde bulunduğumuz ekonomik durumdan dolayı firmalarımızın büyük bir çoğunluğu şu anda kendini döndürmeye çalışıyor. Kimsenin eğitim veya verimlilikle ilgili ayıracağı bir bütçesi kalmadı. Birçok firma şu anda kendi elemanını tutmaya çalışıyor, stoklarında malzeme varsa stok maliyetine bakmıyor, elinde hammaddesi varsa elemanları boş durmasın diye bunu ürüne çevirmek istiyor. Biz şu anda model fabrikada ikinci aşamamıza başladık. 

Yalnız bu verimlilik projelerinin de diğer teşviklere benzer şekilde, KOSGEB ve Kalkınma Bankası tarafından desteklenmesi gerekiyor. Bunun bir tatlandırıcıya ihtiyacı var. Bunun da performans bazlı olması hem teşviki veren kurum açısından hem de firma açısından en mantıklı model olacaktır. İş modelini çok basit anlamda şöyle tarif edeyim: Ankara’daki model fabrika veya başka danışmanlık firmaları, hiç önemli değil ne olduğu. Ankara’daki model fabrika bununla ilgili iyi bir örnektir, ben verimlilikle ilgili bir proje sunayım, bu yapacağım proje sonrasında ulaşacağım verimlilik yüzde 15’i bulduğu anda bu verimlilik projesine harcadığım bedelin yüzde 75’i bana geri verilsin. Ben bunu ispatlayayım, ispatlamam üzerine verilsin bu. Çünkü Türkiye’yi bir AŞ gibi düşünmek lazım. Ülkedeki bütün şirketler para kazandığı zaman biz para kazanacağız. 

Çok basit bir örnekle; yanlış hatırlamıyorsam Türkiye geçen seneyi 55 milyar dolar (ihracat 168 milyon, ithalat 223 milyon) gibi bir cari açıkla kapadı. Bunu da 82 milyon olan toplam nüfusumuza böldüğümüz zaman yaklaşık 670 dolar çıkıyor. Türkiye bir AŞ ise Türkiye AŞ geçen sene sonunda dedi ki, “Arkadaşlar biz bu seneyi zarar ile kapattık, hepimiz cebimizden 670 dolar verelim, sermayemiz aynı yerde kalsın”. Bunun yanında, kafamızı çevirip Almanya’ya döndüğümüzde, geçen sene ihracat rekoru kırdı, 1 trilyon 317 milyon euro ihracat yaptı, 227 milyar euro kar etti. Orada da 83 milyon insan yaşıyor. Almanya AŞ de bunu 83 milyona böldü, herkese 2.735 euro civarında ekstra para verdi ve ya bunu yaşam kalitesine çevirdi. Verimliliğimizi sağlayamadığımız sürece biz ihracat pazarında önemli bir yerlere gelemeyeceğiz. Ben de TİM’in reklam filmini dün seyrettim, yanlış hatırlamıyorsam, 182 milyar hedefle kapanıyordu. Tabii bunu yapabilmemiz için bizim verimli bir şeyler yapabilmemiz lazım. Bunun için de kaynağın performansa dayalı olarak sanayicilere verilmesini talep ediyorum. Bu önümüzü bir hayli açacaktır. 

Emre Alkin: Biliyorsunuz teşvik, büyüme modelleri içerisinde asimetrik bir tercih. Yani herkese, her sektöre teşvik vermek aslında teşvik vermemek anlamına geliyor. Bölgesel teşvik diye bir yanlışlık yaptık, şimdi sektörel teşviki deniyoruz. Bunun en doğrusu, dediğiniz gibi performansa dayalı bir teşvik sistemini getirmek ve verimliliği; yüksek teknoloji, Ar-Ge, inovasyon, marka vesaire, hepsiyle beraber ele almak. Teşvik sisteminin baştan ele alınacağına dair bir müjde var. Sanıyorum TİM Başkanı İsmail Gülle de bahsetti. Şunu demek istiyorum; bizde 5 bin kişi çalışıyor diyerek, sürekli eski teknolojileri ittiren ama verimlilik üzerine hiçbir şey yapmayan, sadece ciroya oynayan firmaların Türkiye’yi artık bir yere götürmediği doğru. Üstadım da çok doğru bir şey söylüyor; bir fikri mülkiyet konusu var. Hepsi birlikte tehlikeli bir şekilde büyüyor. Bir yandan doludizgin ihracat yapıyoruz ama “copy cat” durumuna düşeceğiz. Bu da çok doğru, çok taktik ve stratejik bir şey söylemiş oldunuz iki taraftan da. 

Ertuğrul Baştaş: İstişare sünnettir, istişare yapan başarıya ulaşır. Bunu bir istişare toplantısı olarak görüyorum. 1989’da Almanya’ya ilk ihracatıma başladım, halen de ihracat yapıyorum ama artık üçüncü kuşak, oğlum şirketi yönetiyor ve odaklandığımız iş ihracat. İhracatı geliştirmenin çok fazla yolu var ama ben kısa ve öz söyleyeceğim: Malın iyi, ambalajın doğru, zamanında teslim ediyorsan, fiyatın da uygunsa dünya açık, seni bekliyor. Amerika’yı yeniden keşfetmenin alemi yok. Satmak için gayret göstereceğiz, ihracatımızı nasıl arttıralım? Benim hiç işten anlamayan bir elemanım, ofiste çalışırken, ABD’de bir hedef tespit etmiş ve bu hedefe kendini odaklamış, daha sonra geçen yıl bu hedefe 10 konteyner mal gönderdim, arkası da geldi, hala devam ediyor. Ne yapalım? Demek ki üniversite bitirmiş öğrencileri bir odaya toplayalım, hedef ülkeleri koyalım önlerine ve diyelim ki; “Kardeşim Ankara OSB’de imal edilen ürünler ve ihraç eden firmalar bunlar. Bunları sat. Hangi firmanın kaç ürünü satılıyor? Benim şu ürünlerimden bin tane satabilirsin, öbür firma 5 bin tane satabilir. İhracatı artırmanın yolu ve uygulanacak sistem. Benim önerim. 

İkincisi Ar-Ge. Ar-Ge yapıyorsun. Örneğin ben TÜBİTAK destekli, enerji tasarruflu süpermarket dolabı projesini yaptım ve başarıya ulaştım. TÜBİTAK’tan teşekkür yazısı geldi, onu da astım. Sonra onu endüstriyelleştirme diye tekno yatırımdan makine destek parkını aldım ama bunları alırken çektiğimiz zorlukları bilseniz, “lanet olsun bu işe” dersiniz. Ne yapmak lazım? Devlet destekli kredi veren kurumları müşteri odaklı hale getirmek lazım. Halkbank’la çalışıyorum, benim merkez şubede bir müşteri temsilcim var, her şeyimle ilgileniyor ama Ticaret Bakanlığının desteğini almak için biz bürokrasinin uşağı oluyoruz. Ne lüzumu var? Bana gelsin bu destekleri veren birimin yetkilisi, “Arkadaş sen hangi desteği istiyorsun?” diye sorsun. “Şunu, şunu, şunu” diyeyim, “Olur ben bunları derhal yapayım” desin. İngiltere’de warehouse ve ofis açacağım. Efendim İngiltere’de mülk sahibi kiraya vermiyor. 3-4 tane adamdan geçiyor ondan sonra kiralanıyor. Bizde ise ille mülk sahibinden kiralarsan destek var. İngiltere’de yok böyle bir kiralama sistemi. Gel buna çözüm bul. Mevzuatı karıştıralım, netice yok. Benim ihracatımı arttırmamın çaresi var biliyorum, işimi de biliyorum, seviyorum ama adı destek, kendisi ortada yok. 

İnsan Kaynaklarına gelince. Bir İŞKUR var, Allah rızası için şu İŞKUR’un başına kariyer.net’le irtibat kuracak bir adam koyun da bunu çözsün. İŞKUR’a müracaat ettiğin zaman üç günde yayınlanmıyor senin ilanın. Müdürü arıyor, sonra memuru arıyor onaylıyor, giden adam bir daha, bir daha geliyor. Bunun başına öyle bir insan koyun, birim birim gezsin fabrikaları. Bizim İK sorumlumuz da diyor ki; “Kardeşim herkes işçi çıkarıyor, siz niye adam alıyorsunuz”? Yahu daha iyisini yapmak için adam arıyorum ben. Daha güzelini yapmak için adam arıyorum, daha bilgili adam arıyorum. 

OSB’lere bedelsiz arsa veriyor. Bana OSB’de bedelsiz arsa almış bir tane iş adamı bulursanız… Ne diyeyim yani… Hepinizi saygıyla selamlıyorum. 

Emre Alkin: Herkes o kişiyi merak ediyor, kimdir acaba diye. 

Mustafa Bozkurt: Bizim için satış kadar satış sonrası hizmetlerimiz de önemli. Çünkü birçok yatırım malı için son müşteriye satış sonrası destek sunulması gerekiyor. Özellikle makine sanayisinde satış sonrasında ürün bakım ve onarım servisleri, yedek parça temini ve garanti hizmetlerine müşteri tarafından ulaşılabilir olması son derece önemli bir rekabet unsuru haline geldi. Teknoloji ve bilgiye kolay erişim, rakip ürünler arasındaki teknik farkların giderek azalmasına neden oluyor. Bu durumda rekabet, özellikle de bizim sektörümüzde, ürünün niteliğinden ziyade müşterinin ürüne ve ürünün satış sonrası gereksinim duyacağı satış sonrası hizmetlere ne kolaylıkta ve ne maliyette ulaşabildiği konularına odaklanıyor. 

Öte yandan, yatırım mallarının birçoğu için herhangi bir pazarda etkin bir satış sonrası hizmet organizasyonu oluşturmak, bildiğiniz gibi uzun zaman ve çaba gerektiren ve de yüksek maliyetlerin söz konusu olduğu bir süreç. Bu arada, ürünlerimizin müşteri sayısı ve coğrafi dağılımının artmasına paralel olarak gerekli çaba ve maliyet de sürekli artıyor. Etkin bir satış sonrası hizmet sunma ihtiyacının, pazara arz edilen daha ilk ürünlerle başlıyor olması, hatta bu ilk ürünlerde müşteri memnuniyeti oluşturma gereğinin, ilk müşterilerin referans olma özelliklerinden dolayı çok önemli olması, konuyu daha da güçleştiriyor. Ancak şöyle bir durum da var. Pazara giriş aşamasında doğal olarak az olan ürün adetleri, yapılması gereken tesis, ulaşım araçları, özel maksatlı takım ve tezgahlar, eğitilmiş insan gücü, yedek parça stoklanması gibi satış sonrası hizmet organizasyon yatırımlarının makul sürelerde geri dönmesini olanaksız kılıyor. Dolayısıyla bu tür yatırımlar, söz konusu pazarlardaki distribütör ve bayiler için fizibıl olmuyor.

Bu nedenle ülkemizdeki yatırım malı üreticileri, özellikle de makine sanayicileri, yeni pazarlara girmekte zorlanıyor. Büyük uğraşlar sonucunda ilk ürünleri satın alacak müşteri veya dağıtım kanalı bulduklarında da bu defa imkansızlıklar nedeniyle yeteri nitelikte sunulamayan satış sonrası hizmet nedeniyle bu ilk müşterilerde memnuniyetsizlik oluşuyor. Bu da o pazardaki girişimin çoğu kez hüsranla sonuçlanmasına yol açıyor. Tabii bu olumsuz sonuçta fatura sadece bu girişimi başlatan firmaya değil, genel olarak ilgili ilgisiz diğer Türk malı ürünlere de çıkmakta ve Türk malı imajı ciddi şekilde zedelenmekte.

Bu son derece olumsuz durumun önüne geçilebilmesi için yatırım malı, özellikle de makine sanayi ürünlerinin ihracatında şu anda geçerli olan satış / pazarlama faaliyetlerinin desteklenmesine benzer bir şekilde, söz konusu pazarlarda satış sonrası hizmet ağının oluşturulması için gerekli yatırımların yapılması, ticari olarak mümkün hale getirilene kadar destek kapsamına alınmalı diye düşünüyorum. Elbette, destek şekli için farklı modeller geliştirilebilir ve ilgili taraflar bir araya gelerek, bu farklı seçenekler arasından en uygun olana beraberce karar verebilirler.

Musa Ertunç: Konu ihracattan açılmışken, şu anda gündemde olan ciddi bir sıkıntı, ihracat bedellerinin bankaya yatırılması. Bizim hedef coğrafyamızın gereği olarak bazı paralar elden, nakit olarak geliyor. Şimdi bazı ülkeler muaf tutuldu ama mesela Türkmenistan’dan müşteri peşin yatıracağı parayı almış gelmiş. Normalde Türkmenistan’dan o parayı da çıkartamaz ama almış gelmiş. Bankaya, “Bu parayı al. İhracat beyannamesi var, çıkış burada her şeyi var. Ben bu parayı kayıt altına almak istiyorum” diyorum. “Yatıramazsın” diyor. Şahıs olarak ben bu parayı kendi şahsi hesabıma yatırabiliyorum ama şirketin parası olduğu için şirketin bilançosunda gözükmesi gereken bir parayı ben şu anda beyan edemiyorum. Yani bu gündemde olan ciddi bir sorun herkes için. 

Emre Alkin: Yani diyorsunuz ki, mevzuat yazılırken iş dünyasına sorulmadan yola çıkılıyor.

Musa Ertunç: Eximbank verdiği kredileri döviz olarak kullandırıp, TL olarak hesaba geçiyor. Üstelik de dövizin her gün yüzde 1-2 oynadığı böyle bir dönemde para iki gün sonra hesabınıza geçiyor. Döviz kurları, dünya genelindeki problemlerden kaynaklı, ek olarak bizim ülkemizdeki problemlerden kaynaklı çok değişken. Dolayısıyla biz o krediyi kullanana kadar kur farkından, kambiyo farkından kaynaklanan ciddi zararlara uğruyoruz. Çözüm ancak şöyle olabilir. Eximbank döviz olarak kredi verip, TL olarak hesabıma geçmesin, döviz olarak veriyorsa da döviz olarak versin. 

Bir başka sorun da Eximbank kredileriyle ilgili. Eximbank “düşük faizle kredi verdim” diyor fakat biz aynı gün bankadan yüzde 2 faizle teminat mektubu götürmek zorunda kalıyoruz. Bu da otomatikman kredinin maliyetini yükseltiyor. Kredinin teminatı Eximbank tarafından doğrudan KGF ya da ipotek yoluyla alınsa bu yüzde 2’lik yükten kurtulmuş olacağız. 

Bunun dışında teknoparklarla ilgili, şimdi teknopark evet güzel, açılıyor, çok sayıda teknopark da açılıyor ama şöyle bir sorun da var: Teknopark bazı arkadaşların geçim kaynağını sağlayacağı yerler haline dönmeye başladı. Birçok bilimsel araştırma yapabilecek, kabiliyetli insanlar teknoparklarda yer buluyorlar, sanayinin içinde değiller. Bana göre bu teknoparklara verilen destekler belli bir ölçekle sınırlandırılıp Ar-Ge merkezlerine yönlendirilirse doğru olur. Şimdi Ar- Ge merkezleri şirketlerin bünyesinde kurulduğu için hiçbir sanayici ticarileşmeyecek bir mala yatırım yapmaz, para harcamaz. Teknoparklarda bir sürü şey geliştiriliyor, belki bizim anlayamadığımız, göremediğimiz, hesap edemediğimiz durumlar da vardır, tamam adam bir çalışma yapıyor ama ticarileşme ihtimali sıfır ya da bize göre sıfır. Ben böyle bir kurulun üyesi olduğum için birçok projeyi okuyorum. Ayda yaklaşık 17-18 projeyi okuyorum. Tamam bakıyorum
bir çalışma var ama para kazanır mı?
30 yıllık sanayicilik tecrübeme dayanarak baktığımda bu iş para kazanmaz. Yani ticarileşmez ya da Türkiye’nin ihtiyacı o değil ya da dünyadaki sürümü o kadar para harcanacak bir şey değil. Bazı arkadaşlar var 150-200 bin lira verip test cihazını alamıyor, biz teknoparklarda hiç olmayacak bir projeye 600-700 bin lira destek veriyoruz. Yani oralara yönelik kontrollerin biraz daha artırılıp, teknoparklara belirli sınırlamalar getirilmesi gerekir diye düşünüyorum. Bu aktarılan kaynakların da Ar-Ge merkezlerine aktarılması gerekiyor. Ar-Ge merkezi olan şirket zaten elini taşın altına koymuş, çarkın içinde dönüyor. Dolayısıyla sanayici orada para kazanmayacağı hiçbir şeye yatırım yapmaz. 

Bunun dışında, son zamanlarda her gün bizi meşgul eden bir mevzu var: Stajyer öğrenciler; üniversite stajyerleri, meslek lisesi stajyerleri. Ben öğrencilik dönemimde bazı sıkıntılar yaşadığım için, kendi firmamda yaklaşık yılda 40-50 öğrenciye staj imkanı sağlıyorum. Şu anda yeni çıkan bir yasayla stajyer öğrencilere asgari ücretin üçte biri oranında ücret ödememiz gerekiyor. Haydi meslek lisesinden gelenleri çalıştırıyoruz, en azından bir su getiriyor götürüyor bir işe yarıyor da üniversite öğrencilerinden hiçbir verim alma şansımız yok. Adam zaten 20-25 günlük bir staja geliyor. Siz bu stajyer için iş güvenliği elbisesi, OSB’ye uzak olduğu için servis imkanı, bir sürü sosyal imkanlar sağlamak zorundasınız. Ek olarak bir de öğrenciler bir şey öğrensin diye çaba gösteriyorsunuz ama bunun karşılığında, 1-2 tane olsa problem değil fakat şu anda benim şirketimde meslek lisesi ve üniversite olmak üzere 18 tane stajyer öğrenci var. Bu yaz boyunca da toplam 48 kişi staj yapacak. Yani orada da bir desteğe ihtiyaç var. Artık KOSGEB’den mi bulunur, başka bir kaynak mı bulunur bilemiyorum.

OSB’nin problemleriyle ilgili, ileriye yönelik vizyonunu oluşturmakla ilgili de şöyle bir şey söyleyebilirim; Ankara birçok kümenin ev sahipliğini yapıyor. Ankara’da yaklaşık 7-8 tane kümelenme durumu var. Yalnız Ankara’nın çok önde giden savunma sanayisinde ya da medikalde, bu gibi sektörlerde bir fuar düzenleme alışkanlığı mevcut değil. Bizim OSB olarak da ASO olarak da ATO olarak da bunun önünü açmamız lazım. Daha önce Ankara’da yapılan İş ve İş Makinaları Fuarı ANKOMAK İstanbul’da yapılıyor ama iş ve iş makinalarının bana göre merkezi Ankara’dır. Savunma sanayisindeki üretim yapan, ihracatı 8 milyar doları bulan rakamlara ulaşan firmaların yüzde 80’i Ankara’da faaliyet gösteriyor. Bu fuarların Ankara’da düzenlenmesi gerekiyor. Çünkü artık Ankara’nın altyapısı da var bu konuda. Yani otel, konaklama, uçuş, havaalanı var fuar alanı bitmek üzere. BU konular gündeme getirilip Ankara’da çalışılabilirse Ankara sanayisi için de ciddi bir katkı olur diye düşünüyorum. 

Şemsettin Özdemir: Birkaç konuya temas edeceğim. Bu OSB dışında çok terimli bir tarife uygulanıyor, geceleri düşük ücretli. Ancak biz bunu OSB içinde yapamadık ve geceleri pahalı elektrik kullanıyoruz. Biz özellikle döküm firmasıyız ve çok fazla elektrik kullanıyoruz. Bu da bizim rekabet şansımızı çok fazla etkiliyor. Organize Sanayi Bölgelerinde de çok terimli tarifenin uygulanması için gerekli mevzuat değişikliklerinin yapılmasını öneriyorum. 

Bir diğer konu işçi konusu. Bu genelde ülkemizle ilgili bir durum. Almanya’yla Türkiye arasında herkesin bildiği bir örneği vereceğim. Eğitim konusu çok kapsamlı bir konu fakat kısaca bir şeyi söyleyeceğim. Biz eğitim konusuna halen, çok boyutlu, bütünsel yaklaşamıyoruz, hep parça parça çözmeye çalışıyoruz, bu da olmuyor. Almanya’da yüksek öğretimde okuyan öğrenci sayısı 3 milyon, Türkiye’de 8 milyon ve biz bu şekilde işçi konusunu çözemeyiz. Bu günden tedbir alınmazsa problem ileride daha da büyüyecek. Bu konu çok acil. 

Üçüncü konu teşvik. Teşvik mevzuatları genelde karmaşık oluyor. Bu nedenle de danışman firmalara ihtiyaç duyuluyor. Bir çok firma da uğraşamadığı için teşviklerden yararlanamıyor. Ancak büyük firmalar bu işler için ayrıca eleman istihdam ettiklerinden teşviklerinden yararlanıyorlar. 2006’da kaldırılan bir yatırım indirimi teşviki vardı. Bir gerekçeyle bu teşvik kaldırıldı. Ben şahsen herkesi kapsayacak bir yatırım indirimi teşvikinin çok daha uygun olacağını düşünüyorum. Hem basit olduğu için herkes yararlanabilir, hem çok daha verimli olur, aynı zamanda yatırımcıya kendi kazandığı para ile teşvik yapılmış olur. Hiçbir yerden de para istemez.

Renan Gökyay: Elimde bir kaynağım var, onu sizlerle paylaşmak istiyorum. Merak edenler için “populationpyramid.net” diye bir site var, çok sarih bilgiler verir. Bu sitede yayımlanan bir grafikte, Almanya ve Türkiye’nin yaş ortalamalarının birbirlerinden çok farklı olduklarını görüyoruz. Bu sitenin ilginç bir özelliği de +5 yılları görebiliyor olmanız. Yani 5 yıl sonra ne olacak? Teorik olarak 2100 yılında Almanya’da bir tane insan kalmayacak. Şimdi Almanya’nın yetiştirmek zorunda olduğu insanla Türkiye’nin yetiştirmek zorunda olduğu insan arasında çok çok büyük fark var. Almanya’nın 4.0’ına karşılık Türkiye’nin X.0’ı neyse birbirinden 180 derece farklı paradigmalar. Almanya kendi başına gelecekleri ihraç etmeye çalışmakta. “Cui bono” yani “Kimin işine yarayacak?” ilkesi çalışır. Özellikle eğitim ve 4.0 konusundaki teknolojileri bir miktar daha Türkiye’ye uyarlamamız gerekiyor. Aksi takdirde Almanya gibi hareket etmeye çalışıyoruz. Eğer çok yağlı etle iyi döner yapılsaydı biliniz ki Kobe’dekiler yapardı bunu, Anadolu’dakiler değil. Yani sadece etin ve koşulların olması yetmiyor bu işe. 

Özellikle bir noktaya dikkat çekmek istiyorum, ülkemiz sağdan sola, soldan sağa, nereden nereye bakarsanız bakın, fiziki olarak dünyanın ortasında. Mersin limanından kaldırılacak bir gemi Avustralya’ya 16 günde ulaşır. 

Anvers Limanı’ndan kalkan ekspres gemi 34 günde ulaşıyor. Eğer sizin ihracatınız 200 milyar dolara geçtiyse taşımacılık konusuna çok önem vermeniz gerekir. Asya Pasifik’te çok zenginleşen pazarlar var. Bunların taşımacılık tarafı yani buralara ürün ulaştırma tarafımız büyük eksiklik. “Uçak üretiyoruz, motor da üretiyor muyuz?” diye sormayı çok iyi beceriyoruz hepimiz ama “Mal üretiyoruz, bunu taşıyacak hattımız var mı?” diye sormak kimsenin aklına gelmiyor. Üst otorite kimse, Mersin Limanı’ndan kaynakları sağlamak zorunda. O kadar ucuzdur ki bu kaynakları sağlamak ve getirileri o kadar büyüktür ki… Yani o konuda bir şeyler yaparsak sadece Türk malının ihracatını artırmış olmayız, aynı zamanda bu kaynakları sağlayabilen en yakın nokta biz olduğumuz için, yabancı yatırımcıyı da çekecek hale gelmiş oluruz. 

Şu anda konuşup duruyoruz ama bir malı Avustralya’ya nasıl göndereceğimizi bilmiyoruz. Sektörel olarak incelendiği zaman, örneğin mobilya sektöründe Türkiye dünyada ihtiyacının sadece yüzde 4’ünü ithal etmekle dünya ikincisi durumunda. Bu çok önemli. 1 numara Çin’dir, yüzde 1’ini ithal eder. Bizdeki yüzde 4’ün de müsebbibi devlettir; Türkiye’de Çin malını devlet kullanır. Çünkü en ucuz malı kullanmalıdır. Devlet ihale kanunu bunu öngörür. Yani bu tek bir sektörün derdi değil. İhracat yapabilmeniz, bir malı dışarıya satabilmeniz için kendi ülkenizde kral olmanız lazım. Kendi ülkenizde, kendi pazarınızda çok iyi olmadığınız zaman, ihracat yapacağım diyemezsiniz. 

Avrupa, Amerika kendi üreticisini en üst düzeyde destekler. Spesifik ülkeler için bu ülkelere özgü ajanslar kurmak zorundayız. Almanya’ya mobilya ihraç edeceksem malımı “Germanize” etmem yani “Almanlaştırmam” gerek . Malımı “Germanize” etmeden değer zincirinde malımın fiyatını belirleyemem. Taşeron olarak ihracat yapabilirim ama Alman pazarı için malımı “Germanize” etmek, onun standardına getirmek zorundayım. 40 bin dolarlık kişi başı geliri olan bir ülkeye ihracat yapacaksanız, o ekonominin sosyo kültürel, sosyo ekonomik, sosyo politik kurallarına göre davranmak zorundasınız. Ancak o zaman oranın değer zincirinden para kazanabilirsiniz. Yoksa taşeronluk yaparsınız. 

Asya Pasifik daha da kolaydır. Asya Pasifik için de bir ajans kurup, “Bu ülkelerde şuna ihtiyaç var” demeniz gerekir. Uluslararası raporlara bakıp, mobilyanın, makina sanayisinin, neresindeyiz, hangi ülke daha çok mal ithal ediyor belirlemeniz gerekir. Biliyorum ki, Avustralya yılda 1 milyar dolarlık ofis mobilyası kullanıyor ve bunun yüzde 26’sini ithal ediyor. Acayip bir rakam var burada. Yani adam üretici değil. Koca bir coğrafya üzerinde, bir taraftan yarı üretici olmak için de yırtınıyor. Bu durumda olan tonla ülke var ama bu ülkelerin stratejilerini bilmiyoruz. Ortada, ülkelere, pazarlara bağlı strateji kuracak bir akıl yok ve bu akıl olmadığı için oralara nasıl ulaşacağımızla ilgili bir fikrimiz de yok. Türkiye’den bir mal çıkarttığımda, gemi buradan bütün limanlara uğrayarak gidiyor ve Avustralya’ya mal göndermem tam 55 gün sürüyor. Yani buradan önce ekspres kamyonla Anvers’e mal gönderiyorum, daha sonra Anvers üzerinden 34 günde Melbourne’a ulaşmaya çalışıyorum. Buradan direkt bir gemi ile bu sorunu ortadan kaldırabiliriz. 200 milyar dolarlık ihracatın içerisinde bunun yeri olması lazım, yine dediğim gibi ajansların olması gerekiyor.

Yavuz Biçkes: Makine sektöründe 45 senelik bir şirketimiz var; “Yerli olsa olmaz mı?” sloganıyla kurulmuş bir şirket bizimki. Genelde bugüne kadar ithal edilen makinaları yerlileştirerek hayatını devam ettirmiş, inovasyon üzerinde çalışmış bir şirket. Günümüzde en önemli sorunlardan birisi katma değerli ürünün üretilmesine engel olunmasıyla ilgili problemler. Bir taraftan savunma sanayisinde de benzer sorunlar yaşıyoruz. Fakat daha da önemlisi, biz yaklaşık 30 senedir yerli sokak süpürme araçları yapıyoruz. Devletimiz bu konuda kanunlar çıkarıyor, yerli malının alınmasının şart olduğuna dair listeler çıkarıyor ama uygulamaya geçtiğinde bunların yapılmadığını görüyoruz. Bununla ilgili yaşadığımız çok trajikomik olaylar var. Örneğin devletin kanununda “yerli malı olma şartı getirilmiştir” diyerek hazırladığı bir liste var. Ama bu listeye rağmen örneğin bir belediyemiz ithal mal alacak, DMO’ya gittiğinde DMO bir form hazırlıyor ve diyor ki; “Bu formu imzalayın öyle verelim”. Formda şöyle deniyor, “Ben bu malzemenin ithal olduğunu bilmeme rağmen alım yapıyorum”. Bu kadar trajik. Devletin çıkardığı kanuna rağmen iki kamu kurumu bir belgeyi imzalayarak, ithal ürün almaya karar verebiliyorlar. 

Emre Alkin: Bunu ne için yapıyorlar? Ortada bir kanun var, devlet memurunu Türk malını seçtiği zaman kanundan koruyacak bir düzenleme yapılmamış mı?

Yavuz Biçkes: Yapıldı ama asla uygulanmıyor. 

Emre Alkin: Bir tık fazla fiyata sizden alsa adamın başı belaya girecek yani?

Yavuz Biçkes: Yüzde 15 fiyat avantajına dayanarak bu kanun çıkarıldı zaten ama hiç uygulanmadı. Bugüne kadar bir örneği yok. Devlet kendi kanununu takip etmiyor. Bakın ben şöyle bir örnek vereyim isterseniz: Çevre Bakanlığının geri verdiği araçlarla ilgili bunu hazırlayan bakanlığın ilgili birimi, listeden ithal araçları seçiyor, DMO’dan satın alıp belediyelere gönderiyor. 101 tane belediyenin bu konuda yazısı var. “Ben bu yerli aracı istiyorum, fiyatı da diğer araçların dörtte biri, benim işimi de bu görür, diğerleri sokaklara da giremiyor” demiş. Çevre Bakanlığının verdiği cevap şöyle: “Talebiniz uygun bulunmuştur, istediğiniz ithal araç tarafınıza gönderilmektedir”. Şimdi biz bunu alıp cumhurbaşkanlığı külliyesine götürüp anlatıyoruz, “Böyle şey olmaz” deniyor fakat hiç kimse hiçbir şekilde müdahale edemiyor. Geçenlerde bir bakanımızı ziyaret ettik, kendisi biz bunu takip edeceğiz dedi. Ben de, “Efendim siz bu yazıyı yazacaksınız, ilgili bakanlığa göndereceksiniz, ilgili bakanlıkta bu işe zaten taşı koyan kişinin önüne gidecek, ‘Bu dosya yine önüme geldi’ diyecek ve yine takılacak” dedim. Çözüm şu: Bunu takip edecek bir sistemimiz var mı? Yani bizim ülkemizdeki en büyük sorunlardan bir tanesi bu. Tabii ki icracılara da saygı duyuyorum ama şu anda da çok ciddi katma değerli ürünlerin ithalini yapıyoruz. Oysa biz bunların yerini aldığımız zaman ihracat sayılabilecek iş yapmış oluyoruz. Fakat bunun önü kapatılıyor. Bir ithal lobisi var. Zamanında bir bakanımız, “Yavuz Bey, biz bunu kanun olarak çıkarmak istesek Mecliste durdurulur. Biz bunun yönetmeliğini çıkardık” dedi. 

Şimdi burada OSB’de 400 civarında firmamız var. “Sorunlar” diye bahsettiğimiz zaman tabii bölge yönetimi olarak sorunlar olabilir, OSB’deki firmalarla olabilir, bankalarla problemler olabilir. OSB’de beş çeşit firma var. Bunların içinde, OSB’de olmasına rağmen mikro dediğimiz 1-10 kişi arası çalıştıranlar, küçük dediğimiz 10-30 kişi çalıştıranlar var, orta dediğimiz 30-100 kişi çalıştıranlar var, 100-300 arasına büyük diyoruz, bir de 300’den fazla kocaman dediğimiz grubumuz var. İşte ben mesela bir sorun anlattığım zaman, orta dediğimiz gruba ait bir sorunu anlatmış gibi oldum. Çünkü herkesin tarif ettiği sorun birbiriyle örtüşmeyebiliyor. Bizim burada, gelecekte bölge olarak ön ayak olabileceğimiz, lojistik olabilir, satın alma olabilir, ortak ihracat şirketleri olabilir, hep birlikte nasıl çalışacağımızı da iyi yazmamız lazım kağıt üstünde. 

Benim bu noktada bir önerim de şu olacak; tabii bu biraz radikal bir öneri olacak. Bu öneriyi 20 sene önce yaptığımda kovalamışlardı. Bugün şartlar biraz daha uygun o yüzden rahat söyleyeceğim. Bizim bazı ithal ürünleri yasaklamamız lazım. Yani bunu çok net bir şekilde o zaman söylediğimde kovalandım. Bizim özellikle bazı katma değerli sektörlerde ithalatı yasaklamamız lazım. Yasaklanamayacağını biliyorum, çeşitli AB mevzuatlarıyla ilgili sıkıntılarımız var ama bunun sistemini kurabilir miyiz diye ön denemeler yapmamız lazım. Yani az önce anlattığım gibi, Türkiye’de ithal araç alımının önü kapatılamıyor örneğin. Ne kadar uğraşsanız da, devlet kanun da çıkarsa uygulamada bu başarılamıyor. Bunun ön adımı olarak bazı ürünler takip edilerek bir başarı hikayesi yaratmamız lazım ki, diğer ürünlere geçiş olsun. Yoksa açıkçası biz bu konuda netice alamamış olacağız. 

Bir başka önerim de ülke olarak yönetim şeklimiz değişti, bu yeni şeklimiz maalesef oturmadı. En azından yapıcı öneriler yapılabilmeli bu yönetim şeklimizle ilgili. Çünkü iş yaparken biz örneğin bir ülkeyle ticaret başlatmak için büyük mücadeleler verip 1-2 sene sonunda konuyu bir yere getiriyoruz, sonra bir bakıyoruz ülke kararları nedeniyle, ki şu anda bütün komşu ülkelerimizle geçerli, ticaret yapmamız çok zor hale geliyor. Bu ticaretin en azından önü kapatılmamalı. Ben açıkçası önü açılmalı kısmında durmuyorum artık, önü kapatılmamalı kısmında duruyorum. 

Önder Bülbüloğlu: Bölgeyle ilgili, sektörle ilgili bilgiler veriliyor ama ben olaya şöyle bakmak istiyorum. Ülkemiz aşağı yukarı bir yıldan beri büyük bir ekonomik kriz içerisinde ve bundan da tüm sektörlerde olduğu gibi reel sektör de nasibini çok yoğun alıyor. Bölgemiz de çok yoğun olarak nasiplenmiş vaziyette. Bu süreç bir bütün, yani bankalarımız, devlet, teşvikler ve bölge yönetimi bir bütün ama burada herkesin üzerine düşeni yaptığına çok inanmıyorum. Bankacı dostlar burada, onlarsız tabii bu işler olmuyor ama burada ilk sıkıntı yaşadığımız sektör de bankacılık sektörü oldu, bunu çok açık söylemek istiyorum. Geçen sene temmuz ve ağustos aylarında dövizin çok aşırı yükselmesiyle girdiğimiz süreçte ve onun devamında kredi faizleri çok yükseldi, döviz bazında inanılmaz yerlere geldi. Ondan önemlisi kullandığımız teminat mektuplarının komisyon oranları, daha önce nakit kullandığımız faiz oranlarına geldi. Yani euroyu ya da doları 4,5-4’le kullanırken 4’le mektup almak zorunda kaldık. Tabii bu ekonomik sıkıntıda ve iç pazarın daraldığı bu koşullarda herkes ihracatı çıkış olarak görüyor ve oraya saldırıyor. Orada Renan Bey’in haklı olduğu yerler var ama ihracat çok kolay ve hemen bugünden yarına yapılacak şeyler değil. Ben bölge olarak OSB’de bulunan firmaları bu konuda daha şanslı görüyorum çünkü yapısal olarak belli yerlere gelmiş durumdayız. Sayın Biçkes’in dediği gibi, genelde burası büyük. Kocamanlar da var ama büyük kuruluşlar bununla ilgili birtakım harcamaları yapabilecek deneyim ve birikime sahip ama Türk sanayisinin yüzde 90’ını oluşturan KOBİ’ler bitik vaziyette ve hiçbir yerden destek alamıyorlar. Bizim aldığımız desteklerin de bu kadar büyük sıkıntılar içerisindeyken ne kadar reel olduğunu oturup tartışmamız gerekiyor. Çünkü orada yapacağımız harcamaların hepsini sizin yapmanız ve dönüp, o teşvikleri bekleyip almanız isteniyor. Onun dönüşü de verilen onca emek ve uğraşıdan sonra 8-9 ay, bazen 1 yıl olabiliyor. Bunun da belki sebepleri vardır, suistimale açıktır vesaire. Örneğin, bizim Almanya ofisinin kira ve orada çalışanlarıyla ilgili destek aldık ama her üç ayda bir gelip gidiyorsunuz, oradaki müşavirimizin gelip imza atıp buraya vermesi gerekiyor, müşaviriniz izinliyse ya da değiştiyse,
9 ay sonra imza atıp, o gelip burada
sıraya girerse, 1 yıl 9 ayda falan almış alıyorsunuz bunu. 

Ülkenin geneline baktığımızda bunun ihracat açısından çok efektif olmadığını düşünüyorum çünkü firmalar bu harcamaları yapacak durumda değil. İhracatta yaşadığımız büyük sıkıntılardan biri özellikle Avrupa’ya yaptığımız ihracatta bankalarımızın mektuplarını maalesef tanımadılar ve tanımamaya da devam eden ülkeler var. Zaten mektup almakta zorlanıyorsunuz, alsanız da mektup oranları halen çok aşağılara gelmiş değil ama o dönem, o aşırı krizin yaşandığı dönemi aşmakta çok ciddi sıkıntıları oldu, hem bu bölgedekilerin hem de Türk sanayisinin. Çünkü ihracatta o kadar çok parametre var ki tamamlamanız gereken ve inanın bunların hepsini de ne devlet ne banka ne bölge ne ASO, hepsini firmaların bizzat kendileri yapmak zorunda. Sertifikasyonları, belgelendirmeleri, pazar araştırmaları, gitmeleri, gelmeleri, fuarları… Bunların hiçbirisi ucuz değil, hepsi de çok pahalı şeyler. Kriz dönemlerinde bunlar mutlaka büyük oranda desteklenmeli veya destek yönteminin ayrı bir yolu bulunmalı diye düşünüyorum. 

Sürekli yeni paketler açıklanıyor, bankacılıkla ilgili yeni veriler sunuluyor ama burada ciddi anlamda ihracat yapan firmalar olarak hepimiz bir masanın etrafında oturuyoruz... Renan Bey’in dediği gibi, ben mi göremiyorum ya da herkes görüyor da bize mi bir şey gelmiyor anlayamıyorum ben. Eximbank bu konuda bize en büyük desteği vermesi gereken banka. Haydi alın bakalım Eximbank’tan. Diyelim ki, para çıkardı Eximbank, geldi dedi ki, “Sana 5 milyon euro hemen veriyorum”. “Nasıl veriyorsun?” “Teminat mektubu getir.” Çok ucuz görüyor. Yahu teminat mektubuna vereceğim oran zaten senin oranın kadar. Bu da reel bir şey değil. Teminat mektubunu alamadın mı, “teminat verirsen” diyor, “gayrimenkul ipoteği verirsen ben bundan vazgeçerim”. Oysa ben fabrikamın bedelini 10 milyon euro olarak görüyorum. Harcadığım para belli, metrekaresi de belli. 25 bin metrekare kapalı alanı bugün 40 milyon liradan aşağı bitirmeniz mümkün değil, arsayı da 400 bin lira koy, 10 milyon euro benim fabrikam. Eksper geliyor, 20 milyon lire değer biçiyor. “Yahu arsası bu kadar tutuyor, bunu nasıl diyorsun” dediğinizde böyle diyor işte. 

Tabii yer anlamında da yaşadığımız örnekler var. Bir Hollanda firmasının vinçlerini yapıyoruz, görüşmeye gittik, Almanya’nın sanayi bölgesinde metrekaresi 1 eurodan bir yer almışlar. Orada OSB gibi bir yer yaratmışlar. Ekonomik anlamda zayıf olan bir yer fakat dümdüz bir arazi, bütün yolar yapılmış, her parseline trafolar konmuş vs. 50 bin euro verip, 50 bin metrekare almışlar. Benim burada 50 bin metrekareye vereceğim parayı düşünecek olursanız benden 10-0 önde başlıyor zaten. 

Tüm bunlara rağmen yine de çok başarılı ihracatımız. Makina sektöründe yıllık 19 milyara yakın ihracat gerçekleşti, gittikçe de artıyor. Şu ekonomik kriz atlatılırsa, gündem bir miktar ekonomiye dönerse, iç pazarın da açılması, rahatlaması lazım artık. Sadece dış pazarla olacak bir şey değil bu. İç pazarda maalesef hiçbir talep yok. Bir iş çıktığı zaman da 40 firma talip olduğu için oradan aldığınız işten bir para kazanma şansınız olmuyor.

İşsizlik tabii Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri. Özellikle genç işsizlik yüzde 25’lere varmış durumda. Üniversite mezunu işsizlik had safhada ama bizler de kalifiye eleman bulmakta, iş bilen mühendis bulmakta çok zorlanıyoruz. Yetiştirdiğimiz de bazen elimizden rahatlıkla gidebiliyor. Bunun bölge içerisinde olmaması gerektiğini daha önce de birkaç toplantıda dile getirdim. Yani benim 8 yıl emek verdiğim bir ressamımı ya da bir mühendisimi, bir CNC operatörümü benim bir komşumun almaması gerekiyor. Bu etik de olmuyor, doğru da olmuyor. Bunun için aramızda, hepimiz buradayız, bir telefon kadar da birbirimize yakınız. Diğer firmanın, benim çıkardığım bir elemanı bile bana sorarak almak zorunda olduğunu hissediyorum. Ben çıkardıysam sebebi vardır. Bana bir zarar verdiyse size de verebilir. 

Bölgemiz bu anlamda kolejiyle, teknik tesisleriyle oldukça donanımlı ve ileriye yönelik de oldukça iyi projeleri var. Hem size hem bundan önceki yönetimlere, bu konuda hizmet etmiş herkese de teşekkür ediyorum. 

Erol Ata: Ülkemizin önde gelen organize sanayi bölgelerinden ASO 1. OSB’nin ilk üreticilerinden biri olarak, bölgenin çok önemli katkılarını gördüğümüzü belirtmek isterim. Bölgenin arsa temini fiyatları, hazır altyapı teslimi ve üretim tesisimizi kurduktan sonra ihtiyaç duyduğumuz teknik konularda destekleri, firmamız için büyük avantaj sağladı. Ersa Mobilya olarak 1990 yılından 2006 yılına kadar aldığımız teşvikler yardımıyla faaliyet gösterdiğimiz metrekare alanını genişlettik, fakat devam eden yıllarda büyümemizi sürdürmemiz mümkün olmadı. Bu anlamda yatırım desteklerinin önceki yıllarda olduğu gibi uygun şartlarda artırılması, firmamızın yatırımlarının artmasında kolaylık sağlayacak. 

Diğer yandan, önceki yıllarda çok düşük faiz oranlarıyla kredi kullanırken, ekonomik gelişmelerin etkisiyle, ani döviz dalgalanmaları sonrasında bankacılığın da içinde bulunduğu ortam nedeniyle, yükselen kredi faiz oranları, özellikle mobilya üretimi yapan bir firma olarak faaliyetlerimizi sürdürmekte zorlanmamızı neden oluyor.

Banka teminatları ve diğer zorlayıcı faktörler nedeniyle ihracatçı ve ihracat bağlantılı mal üreten imalatçı firmalara, kısa vadeli ihracat kredileri tahsis eden Türk Eximbank tarafından ihtiyaç duyduğumuz desteği alamamaktayız. Dünya konjonktüründeki konumumuz nedeniyle ihracat faaliyetleri kapsamında karşılaştığımız zorluklar, özellikle uzun vadeli projelerde başarı elde etmemizi engelliyor. Temennimiz, ekonomimizin dünyaya örnek olacak konuma gelmesi, istikrarlı, üretici ve tüketiciye kar sağlayacak, sürekli gelişimin önünü açması yönünde. Bu sayede ulusal hedeflerimiz ve kalkınmamız yönünde biz üreticilerin üzerine düşen katkıyı sunacağımız ve Türk markasını Türkiye ve dünyada hak ettiği konuma yükselteceğimizden kuşku duymuyorum. 

Volkan Mertel: Ben herkesten farklı olarak ufak bir şey söyleyeceğim. Biz gıda sektörüyüz. Şimdi bütün arkadaşlar şu ana kadar haklı olarak kendi alanlarında, kendi sorunlarını dile getirdiler. Bütün sektörlerin gereksinimleri olduğunu bildiğimiz gibi gıdasız da olmayacağını biliyoruz. Teşviklere bakıyoruz, bütün teşvikler hep yüksek teknoloji, makina aksamı vesaire gibi alanlara gidiyor. Tabii ki olsun ama bakıyorsunuz gıda sektörüne teşvik var mı? Yok. Şunu söyleyeyim, 1985’ten bu yana ne KOSGEB ne de TÜBİTAK olmadan biz beş kuruş teşviksiz kendi ayaklarımız üzerinde duruyoruz. Hatta 1990’lı yıllarda ben gıda renklendirmeyle ilgili, vitaminlerle renklendirme metodu geliştirmiştim. Buna destek almak için TÜBİTAK’a gittim, bana “Bu ABD’linin aklına gelmemiş, Avrupalının aklına gelmemiş senin mi aklına geldi kardeşim?” dediler. Ben bunu Avrupa’nın Ar-Ge merkezi İspanya’ya gönderdim ve bu çalışmayla 2003 yılında Frankfurt’ta düzenlenen 29. Uluslararası Başarı Ödülleri toplantısında, “Avrupa Kalite ve Teknoloji Ödülünü” aldık. Ama kendi ülkemde bu teşviki göremedim, gıdacı olduğum için belki de. 

KOSGEB’de gıda sektörüne teşvik yok, bankalara gidiyorsun, teşvik istiyorsun, gıdada yok. Yani gıdada ne yazık ki gerekli teşvikler olmuyor. Oysa ithalat da ihracat kadar önemli ekonomi açısından. İthalatın önünü ne kadar keserseniz ülke o kadar kazanır. Sen buradaki yerli üretimini kaliteli hale getirip, yurtdışına da bunu lanse ettiğin anda ithalattan dolayı yurtdışına giden para cepte kalır, ülkede kalır. İhracattan dolayı gelen para da ayrıca artı değer olarak Türkiye’ye tekrar girdi. Daha ne olsun? Öncelikle her alanda bence kategorilere ayrılmaması gerekir. Ben bundan yanayım. Mobilyacının da ihtiyacı var, dökümcünün de ihtiyacı var, olması da lazım. Senin bu sektörlere vereceğin para, gerisin geriye gelecek olan paradır. Kategorilere ayrılmaması lazım. Bu bizim derin bir yaramızdı gıdacılar olarak. Hala da devletten bir şey aldığımız yok.

Son bir şey daha söyleyeceğim, ben de talep olarak bunu bildirmiştim, aslında görüşmelerin içerisine bir de kıdem tazminatlarıyla ilgili olan kısmı eklemekte fayda var gibi geliyor bana. Çünkü kıdem tazminatları yanlış anlaşılıyor. İşçinin hakkını savunacağız, onların hakkını vereceğiz ama Türkiye’de bu çok değişik şekilde kullanılıyor. Yani özeti şu: Adam çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor, 10 yıl sonra bir başka yerde iş bulmuş gidecek, adama sen istifa et deyip kıdem tazminatını ödemiyorsun. Diğer tarafta adam 10 yıl çalışıyor ama iş bulduğu zaman da kendisini attırmak için elinden geleni yapıyor, mükafat gibi adama kıdem tazminatı ödüyorsun. Şimdi burada bir haksızlık oluyor. Bunun en güzeli, bizden birkaç puan daha fazla kessinler, alsınlar, emeklilik hakkını elde ettiği zaman, hiç kimsenin hakkı yenmeden de herkes hakkını almış olsun. 

Yavuz Biçkes: Bizim de Kahramanmaraş fabrikamızda inovasyon üzerine yaptığımız ürünlerimiz var. Ar-Ge ve inovasyon için başvurduğunuzda size verilen cevap şöyle oluyor: “Gıda ürününün Ar-Ge ve inovasyonu için size destek veremeyiz, bunu üreten makinaları yapmak Ar-Ge ve inovasyondur. Onunla ilgili makine üretirseniz onu destekleriz.” Fakat biliyorsunuz gıda sektöründe de çok ciddi inovasyon yapılıyor, ilaç olsun, medikal olsun. 

Yaklaşık 20 yıl önce üç defa Arena programına çıkıp bunu anlatma gereğini duyan bir kişiyim fakat bunun sonunda aldığım tepki, bütün arayanlar “seni vuracağız” diye aramıştı, kimse tebrik etmek için aramamıştı. Çünkü doğru işi yapacağınız zaman tehdit alıyorsunuz. Size iyi yaptın demiyorlar, tehdit ediyorlar. Böyle bir sektör gıda sektörü. Bunun Ar-Ge ve inovasyonunu da bir kuruma anlatmak istediğinizde, bu sadece gıdada değil herhangi bir konuda böyle. Bakın ben savunma sanayisinde çok önemli bir ürünü anlatmak için gittiğim bir kurulda karşımdaki kişiler öyle sorular sordular ki, ter içinde kaldım. Artık olumsuzu o kadar çok vurguladılar ki, en sonunda, “Bu ürünün Ar-Ge inovasyonu olduğunu kabul ediyor musunuz” diye sormak zorunda kaldım. “Evet” dediler. “Peki daha önce görmüş müydünüz bunu?” dedim, “Hayır” dediler. “Peki benim bunu sizden biraz daha fazla bilebileceğime itibar ediyor musunuz?” dedim, ondan sonra işin seyri değişti. Yani öyle yaklaşımlar var ki, yeni bir şey anlatmak çok zor oluyor. Zaten karşı tarafın görmediği bir şeyi kabul etmesi de çok zor. Bunu kabul edecek bir merci bulmak da zor. Buna destek verecek çok ileri görüşlü kişilere ihtiyacımız var. 

Bir başka konu da şu: Biz iki kişi bir araya geldiğimizde konuşma şu şekilde gerçekleşiyor; “İşiniz nasıl?” diye sorulduğunda “İş var, para yok” diye bir tümce geçiyor. Bu herkes arasında geçen bir görüşme formatı, sonunda diyorlar ki, “Devlet düşük faizli para verirse bu sorunun önü açılacak”. Bu terminolojiyi değiştirmemiz lazım. Bizde aslında paranın olduğu yerde iş olur. İş var, para yok diye bir şey yok. İşi yapacak olan para zaten, eğer para yoksa iş yoktur. Gerçekten iş yoksa bunun üzerinde durmamız lazım. Zira bunun sonunda, bankalarımızı tenzih ediyorum ama devletimize bankalar eliyle para satıyorlar, sanayici para satın almak istemiyor aslında. Biraz önce 25’ler söylendi, 27-30 civarı faizler. Bu faizlerle para almak istemiyor sanayici. Şunu da iddia ediyorum; bundan 10 sene sonra devlet belki sanayiciye nakit para verecek. Yani faizsiz para verecek. Bugün faizle para veriyoruz ama sanayi öyle bir noktaya gidiyor ki “yeter ki sanayici kalkınsın” diye bu ülkede faizsiz nakit para verilecek. Aslında bunu görmek istemiyorum. 

SGK sorunları açısından da şöyle bir noktamız var: Biz işveren olarak maalesef hukuk nezdinde suçluyuz. Bunu hakimler söylüyor, ben söylemiyorum. Diyorlar ki, bir işveren-işçi davası varsa siz suçlusunuz. SGK nezdinde bir personel en ufak bir telefon dahi etse bu delil kabul ediliyor, şirketinizde aramalar, taramalar yapılıyor. Siz ise hakkınız aramak istediğinizde dava açmak zorundasınız ve de noter tasdikli belgelere dayanan delillerinizle açmak zorundasınız. İşveren bu kadar zor bir duruma düşürülmemeli. İşvereni de destekleyen, en azından hakkını arayabileceği bir kurum açılmalı diye düşünüyorum. Bence şartlar eşitlenmeli. 

Atilla Eren: Geldiğimiz saatten beri hepimiz aynı şeyleri söyleyip duruyoruz. Sanayicilerin ortak sorunu zaten bunlardır, niye tekrarlıyoruz merak ediyorum. Hepimiz ihracatçıyız, hepimiz aynı sorunları yaşıyoruz, niye burada konuşuyoruz bunları? Benim beklentim bu sorunların çözüm önerilerini tartışmaktır. Nereye gideceğiz? Söyleyip söyleyip duracağız. Çözümleri tartışmalıyız. Nasıl çözeriz onları konuşalım.

E. Uğur Yavuz: Bu bölgede çok iyi gelişmeler oluyor. Zaten bizim OSB’miz son 10 yıldır bayağı da iyi yönetiliyor. Türkiye’nin de en iyi OSB’lerinden biri ama başka çok güzel OSB’lerimiz de var. Şimdi sanayide Halkbank’ın KOBİ’lere çok katkısı var, gerçekten de iyi bir banka ama büyük firmalar pek Halkbank’la çalışmıyor, bunun nedenini de tam olarak bilemiyorum fakat KOBİ’lere çok faydası var. Sanayicilik zor bir iş. Bir de bir tek firma, yan sanayileri ve diğer sanayilerle birlikte olmadan bir noktaya ulaşamaz. Yani bir tane firmanın bir üretim yaparak isim sahibi olması için önce Türkiye’deki diğer sanayilerimizin de bunlarla paralel olarak ilerlemesi lazım. 

İmajımız zedelendi dedik, biz sanayici olarak düşünüyoruz ama Türkiye’ye dışarıdan, yabancıların bakış açısıyla baktığınız zaman durum hiç iyi değil. Bunu açıkça konuşalım. Bazı arkadaşlardan sık sık duyuyorum; ihracat bağlantısı yapmak üzere bir laf çıkıyor bir yerden, bakıyorum adam diyor ki iş gelmedi. Ben bu işi almak üzereydim ne oldu? Bir yerden bir laf çıktı, zamanı mıydı yani şimdi? Bir de bazı şeyler çok sık değişiyor. Artık bu iş başka şeylere döndü. Günü birlik karar değiştirilmesi imajımızı çok daha sert bir şekilde bozdu ama sanayici her zaman sanayicidir, başka bir iş de yapmaz. Yani biz konuşuruz ederiz ama başka bir iş de yapamayız. Bu kolay değil. Belki ikinci, üçüncü nesil kafayı çalıştırırsa değişebilir. 

Önder Bülbüloğlu: Ben sadece anlattıklarınızı teyit etmek için bir konuya değinmek istiyorum. Hukukun, adaletin ve istikrarın, onun yanında da diğer özgürlüklerin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak istiyorum. Benim firmam 2009 senesinde bir yabancı ortaklık yaptı. Hisselerimizin büyük bir çoğunluğunu bir yabancı firmaya sattık, sektörel bir firmaydı. Çok iyi ve başarılı giden ortaklık, 2016 yılında firmanın Türkiye’den çıkış isteğiyle son buldu. Sebebi, iyi gitmeyen birtakım iç düzensizlikler falandı. Oysa çok iyiydi aramız, hukukumuz. Bu kayyım yasasının çıkmasıyla 2016 yılındaki toplantıda firmanın patronu, “Ben yanlış bir ülkeye gelmişim, artık ben sizin hukukunuza inanmıyorum, böyle bir yasayla benim şirketimi elimden de alırlar ve ben hakkımı arayabileceğime de inanmıyorum” dedi. Tabii o zaman Avrupa’dan bakış çok daha farklı oluyor. Basın özgürlüğü, insan hakları vesaire yerlerde sürünüyor gibi kabul ediliyor oradaki büyük bir çoğunluk tarafından. “Ben ayrılmak istiyorum” dedi. “Peki o zaman biz hisselerini geri alalım” dedik. Böylece ortaklığımız bitti ve çıkıp gittiler. Sebebi özgürlüklerin olmaması, hukuka olan inançsızlık ve bunun çok sık değişkenlik göstermesi. Her yıl yeni bir şey çıkıyor, biz buna ayak uyduramayacağız diye çıktılar. Bu örneği yaşayan çok sanayici arkadaşımız var Türkiye’de. Bunun yeniden yerine gelmesi lazım ki Türkiye yatırımcı çeksin. Tek başına bir firmanın iyi para kazanması yatırımcı çekmek açısından yeterli olmuyor. 

Emre Alkin: Toplantının bitiş konuşmalarını yapmak üzere sözü Özer Bey ve Serdar Bey’e vermeden önce aramızda sonradan katılabilen Sayın Mahmut Yiğit’e de söz vermek istiyorum. Hazır gelmişken, kendisinin tecrübelerinden de istifade etmezsek eksik kalırız. Buyurunuz efendim. 

Mahmut Yiğit: Efendim, ben toplantıya biraz geç yetişebildiğim için misafir konumda sayılırım. Bana da söz verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Biz Yiğit Akü olarak aşağı yukarı 102 ülkeye ihracat yapan bir firmayız. Ancak benden önce konuşan sanayicilerimiz, sorunlarımızın aşağı yukarı hepsini dile getirdi. Elbette bizim de çok büyük sıkıntılarımız var. Ama bunları tekrarlayarak vaktinizi almak istemiyorum. Kısaca bazı konulara değineceğim. Birincisi, Ertuğrul Bey’in de dile getirdiği gibi, dünyadaki rakiplerimize karşı kaliteli, ucuza ve zamanında teslimat yapmazsak dünyanın hiçbir yerine mal satamayız. İkinci olarak bir diğer önemli konu da insan kaynağı. Onu iyi yönetemezseniz yine bu ihracatı yapamazsınız. İnsan faktörü elimizdeki en önemli kaynaklardan biri çünkü. Üçüncü olarak da biraz önce söz edilen kopyacılıkla ilgili konuda Renan Bey’e katılmadığımı belirtmek istiyorum. Dış pazarlardaki rakip ülkelere bakarsak, Örneğin Güney Kore kopyacılıkla bugünkü konumuna geldi. Elbette demiyoruz ki, kopyalayıp aynısını yapalım. Ama kopyalayıp, onu geliştirerek, çok daha iyisini yapabiliriz. Zaten Uzakdoğu’daki ülkelerin kalkınmasının temelinde tersine-mühendislik (reverse-engineering) ön planda olmuştur. 

Yine ürettiğinin çoğunu yurtdışına ihraç eden bir firma olarak diyorum ki, sadece yurtiçine odaklanıp, gücümüzü birbirimizle rekabete harcamadan dünya pazarlarına açılmalıyız. Ayağımızı sağlam basmamız için de tedarikçi ve yan sanayilerimizin de hem teknolojik olarak, hem de mali olarak gelişmelerine öncülük etmeliyiz, onlara fırsat vermeliyiz. Bizlerin küresel rekabette başarılı olabilmemiz ve bu başarımızın da kalıcı olabilmesi için üzerinde yükseldiğimiz tedarikçi ve yan sanayicileri de sağlam ve rekabetçi bir yapıya kavuşturmamız gerekir. Çünkü ekonomik kalkınma topyekûn oluyor. Düşüncelerimi belirtme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.

Özer Torgal: Toplantının son anları daha hararetli, oldu. Kayda değer birkaç not aldım. Önce Eximbank’taki sorunla ilgili bir şeyler söylemek isterim. Biz geçmiş aylarda Bankalar Birliği ve TOBB’la birlikte geniş katılımlı toplantılar yapmıştık. Hem Rıfat Bey hem de Bankalar Birliği Başkanı Hüseyin Aydın Bey, Eximbank’ın durumuyla ilgili zaten şöyle bir tespit yapmışlardı, özellikle Rıfat Bey, “Onların yaptığı bankacılığı benim anneannem de yapar. Başka bir bankadan teminat mektubu al, krediyi ver, bu böyle olmaz. Eximbank da normal diğer bankalar gibi, kredi kullanan firmaların ödeme kabiliyetine göre gerektiğinde teminatsız kredi veriyor olmalı” demişti. Tabii gelinen noktada Eximbank’ın yeniden yapılandırılması mı veya bunun için kaynaklarının artırılması mı gerekiyor bilmiyorum ama çok ciddi ve her yerde de dile getirilen bir sorun oluşmuş durumda. 

Ekspertiz sorunu. Bazen biz de çok şikayetçiyiz ondan. Özellikle Ankara, İstanbul değil, biraz Ankara’nın doğusuna gittiğinizde, Doğu-Güneydoğu’da çok daha düşük ekspertiz raporları bize geliyor ama bunu bankalar istiyor gibi değerlendirmek biraz haksızlık oluyor hakikaten. Bunlar bağımsız SPK lisanslı bağımsız kuruluşlar. Biz bazen itirazlar üzerine başka birine tekrarlatıyoruz ama rakamlar aynı çıkıyor. Onlar mülkün anında satılma değerini veriyorlar, yani en kolay satılma değeri. Biraz o anlayış da var ama biz de şikayetçiyiz bundan. Çünkü ben de kredi vermek istiyorum, bir teminat gerektiğinde kafamdaki rakamla teminat uyuşmayınca ben de üzülüyorum. Gerçekten büyük bir sorun oluyor. 

Teşvik sorunu. Ben 30 yıllık bankacıyım, 1987 yılında başladım. DPT’yi bilen insanım. DPT gerçekten önemli bir kurumdu bence. O yok edildikten sonra onun görevini yapacak bir kurum gelmedi. Bir ara Kalkınma Bakanlığı çıktı ama şimdi o da yok. Naci Ağbal başkanlığında cumhurbaşkanlığının içerisinde yönetilmeye çalışılıyor. Naci Bey’in de güzel çalışmaları var ama DPT gibi bir üretim yok hala. Orada üç aylık sektör raporları hazırlanırdı, bu raporlar Hazine Müsteşarlığı Teşvik Uygulama Genel Müdürlüğüne ve kamu bankalarına gönderilirdi. Biz kredi verirken bu sektör raporlarını kullanırdık. Hazine Müsteşarlığı da teşvik verirken onları kullanırdı. “Şu sektörlere bundan sonra teşvik yok” denilip onlara teşvik verilmezdi. Firmalar da neye göre yatırım yapacaklarını bilirlerdi. Teşvik bu şekilde yönetilir. Yatırım indirimi önemli bir teşvik. Onun yerine bazı bölgelere uygulanan en cazip teşvik faiz desteği teşviki ama o da Ankara, İstanbul gibi bölgelerde yok, 4-5 bölgeye ayrılmıştı biliyorsunuz. İşte oralarda gündeme geliyor ama önemli yatırımlar da maalesef, Ankara, İstanbul gibi sanayileşmiş yerlerde yapılıyor. 

Türkiye’nin geleceği teknolojiye yani dijital platforma yatırım yapmakta. Bilgisayar bazlı üretim ya da kontrol olsun, ne olursa olsun onlara yatırım yapmamız lazım, çünkü dünya oraya gidiyor. Start-up’ları inceledim, mesela Avrupa’da start-up’lara bakıyorsunuz, yüzde 80’inin dijital ortamda ürün yapan yani web tabanlı, özellikle de pazarlamaya yönelik uygulamalar üzerine olduğunu görüyoruz. Bunun en büyük örneği de zaten hala ABD’deki Silikon Vadisi’dir. Burası hem start-up yatırımcılarının hem de firmaların toplandığı bir bölge. Bunun örnek alınıp Türkiye’de de böyle sahaların oluşturulması gerekiyor. Teknokent yalnız başına teknokent olamaz. Teknokent, üniversite ve sanayinin mutlaka iç içe olması lazım. Teknokentlerde iş geliştirme merkezlerinin kurulması lazım. Yani ortak üretim makinalarının, 3D printer olabilir, CNC olabilir, ne olursa olsun bir prototip üretilebilmesi için ortak kullanımlı makinaların, cihazların yer aldığı iş geliştirme merkezlerinin olması lazım diye düşünüyorum.

KOBİ’lere destek. Biz evet esnaf ve KOBİ’lerin bankasıyız, bizim özümüzde o yatıyor ama büyük firmalarımız da var. Bugün Türkiye’nin en büyük projelerinden tutun da en küçük esnafımıza kadar her kesimin yanındayız. Ama hangisini tercih edersiniz derseniz KOBİ’yi tercih ediyoruz. Biz 100 birim kaynağımızı 2 tane firma yerine 50 tane firmaya ya da KOBİ’ye dağıtmayı tercih ediyoruz doğrusu ve KOBİ’lerde büyümeye devam ediyoruz. Şu anda bizim kredilerimizin yüzde 40’ı aşkın miktarı KOBİ’lere verilmiş durumda ama büyük firmalarla da çalışıyoruz. Burada birçok firma müşterimiz. Belki çoğu küçükken çalışmaya başladı bizimle ama hepsi devam ediyor. Bazı büyük firmaların diğer bankaları tercih etmesinin farklı nedenleri de olabiliyor. Özellikle onlar belki daha esnek davranabiliyorlar, sonuçta biz bir kamu bankasıyız. Patrona bağlı olduğu için, patron tamam buraya verin dediğinde veriyor olabilirler ama bizim maalesef biraz daha kurallarımız var fakat önemli olan bir ayrım yapmıyoruz. Biz pozitif ayrımcılığı sadece esnafla KOBİ’ye yapıyoruz. 

Teminat mektuplarıyla ilgili çok şikayet gelmişti. Krizin çok uç yaptığı noktada bile ben teminat mektubu oranını kesinlikle yüzde 2’den fazla vermedim. Şu anda bile gelirseniz bizde yüzde 2 hatta yüzde 1,05’lere kadar, firmaların bizimle çalışması, verimlilik gibi kriterlere göre biz teminat mektubunu fiyatlıyoruz ama yüzde 4-5-6 gibi oranlar bizim bankamızda kesinlikle olmaz. 

M. Serdar Tütek: Ben herkese çok teşekkür ediyorum. Organizasyon için Turkishtime’a, Emre Bey’e, Özer Bey’e tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. 1. OSB’nin çok iyi bir bölge olduğunu biliyordum ama bugünkü toplantı gerçekten çok keyifliydi. Uzunca bir süreden beri böyle herkesin bir şeyler kattığı, kimsenin kimsenin sözünü kesmediği bir toplantıya katılmadım. Şöyle bir söz var, Virgin Group CEO’su Richard Bronson, geçenlerde bir toplantıda bir arkadaşıma söylemişti; “Hiç kimse kendi konuşmasından bir şey öğrenemez”. Birbirimizi dinleyerek her gün yeni bir şeyler öğrenebiliriz. Hepimiz değerli katkılar verdik ve hepimiz de bu kadar konuşmadan bir şeyler öğrendik, bu da çok önemli. Çünkü biz kendi bildiğimiz doğrularla yaşıyoruz bazen. Hep aynı şeyleri yapınca da hep aynı sonuçlarla karşılaşıyoruz. Einstein, “Delilik aynı şeyleri yapıp, farklı sonuç beklemektir” diyor. Bu tip toplantılarda farklı taraflardan bakmayı yakalama şansımız oluyor. O yüzden herhalde bu toplantıları artırmak çok keyifli olacak. 

Ben son olarak çok kısa birkaç noktaya değineceğim. Yavuz Bey ithalatın engellenmesinden bahsetmişti. Ben sanki bunun çok doğru bir yaklaşım olacağını düşünmüyorum çünkü biz eskiden, 80’li yıllarda Ankara’daki rakiplerimizle yarışıyorduk, kendi sektörüm için söylüyorum. 2000’li yıllarda yavaş yavaş Türkiye’deki firmalarla aynı rekabet içine girdik. Yaklaşık 2000’den sonra da Avrupa ve bütün dünyayla rekabete girdik. Bizim müşterilerimiz hemen hemen tamamı global ve rakiplerimiz de öyle. Biz zaten beceremediğimiz her durumda zayıf kalıyoruz. Eğer ithalat bir şekilde vergilendirme falan gibi önlemlerle engellenirse herhalde gelişme biraz zayıflar gibi geliyor.

İkinci konu ihracat tarafı. Biz de diğer birçok firma gibi uzun süreden beri ihracat yapıyoruz. İhracatta yaklaşık 2-3 sene kadar önce şöyle bir sıkıntı başladı: Bu özellikle Avrupalı global müşterilerimizden geldi. Bu da Trump dönemiyle başladı. Trump’ın Meksika’ya, “Yok arkadaş orada üretip burada satmak yok, burada satacaksan gel burada üret” demesiyle başladı. Bizim Almanya’daki müşterilerimiz de şunu söylemeye başladı, “Serdar, Almanya’ya mal satmak istiyorsan bir süre sonra faturayı Almanya adresinden kesmen gerekiyor”. Dünyada o globalleşme tarafı biraz sanki şirketsel olarak kapanıyor. Ben buna “lokalizasyon” dedim. Hindistan’a ihracat yapıyorsam bir süre sonra bunu yapamayacağım çünkü Hindistan’da bir yerim olması gerekecek. Yani artık buradan her yere ihracat yapamıyor olacağız. O bölgeye gidip orada üretim yapıyor olmamız gerekecek. Burada da benim talebim, “Turquality” veya buna benzer teşvik programlarının, yurtdışında sadece depo veya tanıtımla ilgili değil, üretim yapıldığında da devam ediyor olması… Çünkü orada üretim yapmaya başladığınız anda teşvik kesiliyor, oysa orada yaptığın üretim de Türkiye için bir ihracattır. Bir Türk şirketi gidip Almanya’da veya Hindistan’da çalışıp, orada Türk markasıyla bir şeyler üretip satıyorsa bunun da bence desteklenmesi gerekiyor. 

Son olarak da bölgemizdeki insan kaynağı (İK) problemini konuştuk. Bu İK problemiyle ilgili bölgemiz, tüm çalışanlarıyla ve yönetim kuruluyla beraber çok uzun zamandır, anaokulundan meslek yüksekokuluna kadar, yaklaşık yedi tane okulla kendine elemanlarını yetiştirmeye çalışıyor. Bu konuda yaklaşık olarak bütçemizin yüzde 5’e yakın bir kısmını buraya harcıyoruz. Eğer burada da doğru bir şey yapıyorsak, Milli Eğitim Bakanlığı ya da kimse bu kurum, gelsin bizi kontrol etsin. Kontrolü de şöyle yapsın; verdiğimiz bu eğitimlerin sonunda buradan çıkan çocuklarımız fabrikalarımızda başarılı olarak çalışıyorlarsa bu bir başarı olarak görülsün. Bizim 12 yıllık SİMEP projemizin ortalama başarısı yüzde 97’dir. Okulumuz her sene yaklaşık 100 öğrenci mezun veriyor 12 seneden beri. Bunların yüzde 97’si firmalara girdi ve bunların yüzde 74’ü hala bu firmalarda çalışıyor. Demek ki biz mesleki eğitimle ilgili bir şeyleri doğru yapıyoruz. Eğer doğru yapıyorsak lütfen MEB ya da hangi bakanlıksa burada OSB’nin harcadığı bu parayı yine performansa dayalı olarak getirsin ve geri versin ki, biz yeni atılımlar yapabilelim. Çünkü bölgemiz buradaki çok kısıtlı imkanlarla geleceğin sanayisi için bir şeyler yapmaya çalışıyor. 

ASO 1. OSB’Yİ GELECEĞE TAŞIYACAK 10 PARAMETRE

Eximbank kredilerinde kur zararı engellenmeli

Eximbank verdiği kredileri döviz olarak kullandırıp, TL olarak hesaba geçiyor. Üstelik de dövizin her gün yüzde 1-2 oynadığı böyle bir dönemde para iki gün sonra sanayicinin hesabına geçiyor. Dolayısıyla sanayici o krediyi kullanana kadar kur farkından, kambiyo farkından kaynaklanan ciddi zararlara uğruyor. Eximbank döviz olarak kredi verip, TL olarak hesaba geçmemeli, döviz olarak veriyorsa döviz olarak hesaba geçmeli. 

Bazı fuarlar Ankara’da düzenlenmeli

Ankara’da fuar düzenleme alışkanlığı pek mevcut değil. Kentin önde gelen sektörleri için bile bu durum geçerli. Daha önce Ankara’da yapılan İş ve İş Makinaları Fuarı ANKOMAK dahi artık İstanbul’da yapılıyor. Oysa bu sektörün merkezi Ankara. Keza savunma sanayisi firmalarının da yüzde 80’i Ankara’da. Bu fuarların, altyapısı artık çok uygun olan Ankara’da düzenlenmesi sağlanmalı.  

Elektrikte çok terimli tarife uygulanmalı

Elektrikte OSB dışındaki bölgelerde geceleri düşük ücretli olan çok terimli bir tarife uygulanıyor. Ancak bu uygulama OSB içinde geçerli olmadığı için sanayici geceleri pahalı elektrik kullanıyor. Bu durum, özellikle yüksek miktarda elektrik kullanan firmaların rekabet şansını çok olumsuz etkiliyor. OSB’ler içinde de çok terimli tarifenin uygulanması için gerekli mevzuat değişiklikleri bir an önce hayata geçirilmeli. 

Hedef pazarlara yönelik ajanslar kurulmalı

Sanayici artık dünyanın tüm ülkelerine ihracat yapabilecek kapasiteye ulaştı. Ancak “stratejik pazarlama” konusu halen bir sorun oluşturmaya devam ediyor. Ortada, ülkelere ve bölgelere göre değişen pazarlama stratejisi oluşturacak bir ortak akıl yok. Avrupa, Asya Pasifik, Amerika gibi spesifik bölgeler ve spesifik ülkeler için bu konu üzerinde uzmanlaşmış özel ajanslar kurulmak zorunda.

Taşımacılıktaki yetersizlikler ihracata engel

Türkiye dünyanın birçok bölgesine deniz taşımacılığındaki yetersizlikler nedeniyle ihracat yapamıyor. Örneğin Avustralya’ya mal gönderecek bir ihracatçı, Belçika’nın Anverse kenti üzerinden 34 günde gönderebiliyorken, doğrudan göndermeye kalksa 55 günde gönderebiliyor. Oysa Türkiye birçok açıdan dünyanın tam ortasında yer alıyor. Mersin Limanı’ndan kaldırılacak bir gemi normalde Avustralya’ya 16 günde ulaşır. Türkiye’nin coğrafi avantajları sonuna kadar kullanılmalı.

Kriz dönemlerinde sanayici desteklenmeli

Reel sektör özellikle kriz dönemlerinde olumsuz koşullardan en çok etkilenen sektörlerin başında geliyor. Alıp satmak yerine üretmek ve istihdam yaratmak gibi bir “çılgınlık” yapan sanayicinin özellikle bu dönemlerde desteklenmesi, teşviklerle güçlendirilmesi ve bürokratik engellerden mümkün olduğunca kurtarılması gerekiyor. İç piyasa çöktüğü için dış pazarlara yönelen sanayici bu sefer de mevzuatla boğuşmak zorunda kalmamalı. 

İthalatı önleyen sektörler de teşvik edilmeli

İthalatın önlenmesi de ihracatın artırılması kadar önemli bir konu. Örneğin gıda ve benzeri sektörler için teşvikler yok denecek kadar az, bankalar da ihtiyaç duyulan kolaylıkları göstermeyebiliyor. Oysa cari açığın azaltılmasında ithalatın düşürülmesi son derece önemli. Çünkü ithalatın önü ne kadar kesilirse ülke o kadar kazanır. Yerli üretim artırılıp, kaliteli hale getirilirse ithalat bir alternatif olmaktan çıkar ve yurtdışına giden para ülkede kalır.

Satış sonrası hizmetler de desteklenmeli

Sanayici için satış kadar satış sonrası hizmetler de önemli. Satış yaparken devlet kurumlarının destekleri var ama satış sonrasında bakıma veya yedek parça satışına bir destek yok. Oysa bu süreçte katlanılan maliyetler de birçok firmanın üzerinde ciddi bir yük oluşturuyor. Günümüz rekabet ortamında sürdürülebilir bir satış için mutlaka satış sonrası hizmet faaliyetlerinin çok güçlü olması gerekiyor. Devletin bu konuyu da gündemine almalı. 

Uluslararası ilişkilere önem verilmeli

Türkiye’ye dışarıdan bakıldığında durum çok parlak değil. Yapılan bazı açıklamalar ve düzenlemelerin günü birlik değiştirilmesi ülke olarak imajımızı bozuyor. Sanayici bir ülkeyle ticaret başlatmak için büyük mücadeleler verip 1-2 yıl sonunda konuyu bir noktaya getiriyor ama alınan bir karar ya da bir düzenleme nedeniyle ticaret imkansız hale gelebiliyor. Uluslararası ilişkilerde ticaretin önünün açılmasına dikkat edilmeli.  

İhracat bedellerinin bankaya yatırılması ciddi sorun

İhracat bedellerinin bankaya yatırılması sanayiciler için ciddi bir sıkıntı haline geldi. Bankacılık sisteminin oturmadığı birçok ülkeden ihracat bedeli elden geliyor. Bankalar bu meblağı kişisel hesaplar için kabul ediyor. Ancak bilançoda görülmesi için şirket hesabına yatırılması gereken bu parayı, ihracat beyannamesi, çıkış belgesi gibi evrakları tamam olsa dahi mevzuat gereği kabul etmiyor. Bazı ülkeler bu uygulamadan muaf tutuldu ama bu yeterli değil. Gereken düzenlemeler acilen yapılmalı.

ASO 1. OSB Ortak Akıl Toplantısı’na; Mustafa Bozkurt (ASO 1. OSB Yönetim Kurulu Başkan Vekili / Hidromek Yönetim Kurulu Başkanı), Özer Torgal (Halkbank Kobi Pazarlama-2 Daire Başkanı), Prof. Dr. Emre Alkin (Altınbaş Üniversitesi Rektör Vekili), M. SerdarTütek (ASO 1. OSB Yönetim Kurulu Sayman Üye / Serdar Plastik Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı), Atilla Eren (Eren Transformer Genel Müdürü), Erol Ata (Ersa Mobilya Yönetim Kurulu Başkanı), Ertuğrul Baştaş (Diktaş Soğutma Yönetim Kurulu Başkanı), M. Renan Gökyay (Nurus Mobilya Yönetim Kurulu), Mahmut Yiğit (Yiğit Akü Yönetim Kurulu Başkan Vekili), Musa Ertunç (Hidroan Yönetim Kurulu Başkanı), Önder Bülbüloğlu (Bülbüloğlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı), Şemsettin Özdemir (Alfa Döküm Yönetim Kurulu Başkanı), E. Uğur Yavuz (Ay Döküm Genel Müdürü), VolkanMertel (Arolez Gıda Yönetim Kurulu Başkan Yrd.), Yavuz Biçkes (Müsan Makine Genel Müdürü), Cüneyt ÇALIK (ASO 1.OSB Bölge Müdürü) ve Filiz Özkan (Turkishtime Yönetim Kurulu Başkanı) katıldı. 

ASO 1. OSB ORTAK AKIL TOPLANTISI PDF