OSB Yıldızları Araştırmması


Grinin 51’inci tonu

Elif Akın

Özel sektörün, tonu koyu gri olan yolsuzlukla mücadelenin, etkin iş yapma biçimi olduğunu görmesi ve bu mücadeleye aktif destek vermesinin zamanı geldi. Zira yolsuzlukla mücadele, her şirketin kurumsal vatandaşlık görevi gereği topluma, çağına ve geleceğe karşı sorumluluğudur.

“Ahlaka, hukuka, vicdana uygun da olsa aldığımız her karar, attığımız her adım bizi bir çıkar çatışmasına götürür; onun için de kimi soruların etik ile aradığımız cevapları, siyah veya beyazla değil ancak gri ve grinin tonları ile ifade edilebilir.”

Gelin bu ayki fikir egzersizimizi grinin tonlarından en koyu olanı ile sürdürelim: Yolsuzluk. Aslına bakarsanız yolsuzluğun rengi siyah. Hem de kuzguni siyah. Yolsuzluğa gri rengini vermek gayretinde olanlarsa bizleriz. Bu “normalleştirme” çabası ise yolsuzlukla mücadeleye indirdiğimiz en büyük darbe.

Egzersizimize referans noktamızı oluşturmakla yani yolsuzluğun tanımını hatırlamakla başlayalım...

Yolsuzluk, kamu görevinin özel çıkar sağlamak için kötüye kullanılmasıdır (Dünya Bankası).

Yolsuzluk, kamu güç, görev ve yetkisinin rüşvet, irtikap, kayırmacılık, sahtekarlık ve zimmet yoluyla özel çıkar elde etmek için kötüye kullanılması (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı),

Yolsuzluk, 4 Ocak 2009 tarihli Avrupa Konseyi Yolsuzlukla Mücadele Özel Hukuk Sözleşmesi’nin 2. maddesinde; “…doğrudan doğruya ya da dolaylı yollardan rüşvet ve yasadışı bir menfaat temin eden kişinin, yürüttüğü görevlerin veya gerekli davranışların yasalara uygun bir şekilde yerine getirilmesinde sapmalara yol açan rüşvet veya başka her türlü yasadışı menfaatin talep edilmesi, teklif edilmesi, verilmesi ya da kabul edilmesi” olarak açıklanmaktadır.

Uluslarası Şeffaflık Örgütü, yolsuzluğu sadece “kamu gücüyle” sınırlı olmayan herhangi bir görevin özel çıkarlar için kötüye kullanılması olarak tanımlar.[1]

Yasalar ve kurumlar yolsuzlukla ilgili tanımı bu kadar net yaparken bizler “Burada işler böyle yürür” , “Bu işin gereği paylaşmaktır” , “Biz yapmazsak rakip yapar” , “Bu rüşvet sayılmaz, olsa olsa hediye olur” gibi bahanelerle yolsuzluğu rasyonalize etmeye yani sulandırıp rengini açmaya çalışırız.

Konu yolsuzluk olduğunda alan ahlaksızlığından, veren ise çaresizliğinden veriyordur. Kimse rüşvet vermemiştir, veren birilerini tanıyordur. Yapmayın... Özel sektörün artık yolsuzlukla mücadelenin sadece bir devlet politikası değil etkin iş yapma biçimi olduğunu görmesi ve bu mücadeleye aktif destek vermesinin zamanı geldi.

Kaynakları hızla tükenen, dakikada 21 çocuğun önlenebilir sebeplerden öldüğü,
1 milyar insanın açlık sınırında yaşadığı dünyamızda, yolsuzluk ekonomisinin 1 trilyon dolar (Türkiye’nin GSMH’sının neredeyse 1,5 katı) mertebesine ulaşması, dünyanın mali kaynaklarını kullanmaktaki sorumsuzluğumuzun göstergesi değilse nedir?

Üstelik yolsuzluk ekonomisinin bir de çarpan etkisi var. Dünyada 1 trilyon doların hangi kaynakların sömürülmesine veya sorumsuz kullanımına göz yumulmasına harcanmış olabileceğini düşündüğünüzde karşılaştığınız manzara daha da akıl almaz hale geliyor.

Yolsuzlukla ilgili bir diğer husus da bunun ülkesel veya bölgesel bir sorun olmadığıdır. 21’inci yüzyılda, Endonezya ve Brezilya’daki yağmur ormanlarından kesilen her ağaç İstanbul’da Paris’de veya Londra’da doğan çocuğun geleceğini direkt etkiliyor.

Sonuç: Yolsuzlukla mücadele, her şirketin kurumsal vatandaşlık görevi gereği topluma, çağına ve geleceğe karşı sorumluluğudur. Burada bir sonuca ulaştık ama bu sonuç hayatımızı değiştirecek olsaydı bugüne kadar değiştirirdi.

Gelin yolsuzluğa bir de işadamı gözüyle bakalım. Dünya Bankası verilerine göre, yolsuzluk dünyada iş yapma maliyetlerini ortalama yüzde 10 artırırken bu oran gelişen ekonomilerde yüzde 17-20 aralığını buluyor.

Lütfen yanılmayın... Yüzde 20 verilen rüşvetin oranı değil; yolsuzluk sebebiyle oluşan suni maliyet. Yani siz yolsuzluğa karışsanız da karışmasanız da içinde olduğunuz ekonomide, yolsuzluk etkisiyle şişmiş olan iş yapma maliyetindeki artış.

Gelin iyimser olalım ve Türkiye için bu oranın yüzde 15 mertebesinde olduğunu düşünelim.

En sade haliyle görev tanımı “şirketinin verimliliğini artırmak ve en etkin kaynak kullanımıyla en yüksek karlılığı elde etmek” olan genel müdürünüzün, yüzde 15’lik yolsuzluk enflasyonunu bir tasarruf imkanı olarak görmek yerine yolsuzluğu kendi zihninde “normalleştirmek” suretiyle bu maliyeti daha da artıracak bir yöntemi etkin iş yapma biçimi olarak seçmesine anlam verebilir misiniz?

Kurumsal risk yönetimi dendiğinde, aile değerlerinizi yansıtan, soyadınızı verdiğiniz şirketinizin, elde etmek için yıllarca çabaladığınız itibarını yönetmek yerine kolayı seçen ve kur riski gibi aslında mekanik verilerle çok da kolay yönetilecek riskleri kendine çalışma alanı olarak seçen risk yöneticinizin işini doğru yaptığını düşünebilir misiniz?

Gelin bir de konuya yatırım planlaması gözüyle bakalım. Bir şirketin yüzde 15 verim artışı için yapması gereken teknoloji yatırımını, bu teknolojiye bağlı eğitim ve insan kaynağı planlamasını, yatırımın finansal ve operasyonel maliyetini düşünün...

Diğer taraftan yolsuzlukla mücadele, altyapı ve teknoloji yatırımı gerektirmeyen, rakiplerinizle ortak bir çaba ile yürüttüğünüz, aktörü olduğunuz pazardaki iş yapma maliyetlerini düşürürken itibarınızı, çalışan ve müşteri sadakatini, marka değerinizi de geliştiren bir yatırım.

Başarılı yönetim kavramının anlamının değiştiğine ve yönetici sorumluluğunun şirket karlılığı ile sınırlı olmadığına işaret eden birçok örnek daha vermek ve sizi zaten çok iyi bildiğiniz şeyleri hatırlamaya davet etmek yerine yazıma sevgili Salim Kadıbeşegil’den esinlendiğim bir benzetmeyle son vermek istiyorum.

Bir an için Titanik’in yardımına giden geminin kaptanı olduğunuzu düşünün... Geminiz ne dünya rekoru kırmak için tasarlanmış bir transatlantik ne de yolcularınız Avrupa’ nın krem tabakası.

Geminiz de ticaretiniz de mütevazi olduğu için facialardan kaçınmayı hep becermiş, küçük geminizin kaptan köşkünün güvenli ortamında seyrinizi yapmışsınız. Ama felakete de tanık olmuşsunuz. 14 Nisan 1912 gecesini yaşadıktan sonra parmaklarınız dümeni bir başka kavramaz mı? Ya da gözleriniz ufku bir başka taramaz mı?

1960’lardan bugüne dünya piyasaları, kimi yerel, kimi bölgesel nice krizler gördü. Global olsun veya olmasın her kriz, yaşayanlar için de tanık olanlar için de birer felaketti; buna rağmen şirketlerin dümenini tutan parmaklar, ufku tarayan gözler pek de bir şey öğrenmediler.

Öğrenmemiş olmalılar zira yeni felaketleri yaşamak için pek de uzun beklemek durumunda kalmadık.

Şirket değerinizin yüzde20’si mali ve fiziki varlıklardan yüzde 80’i ise marka değeri ve itibar gibi mali olmayan varlıklardan oluşurken, yönetim kurulunuzun buz dağının görünen kısmındaki riskleri yönetmeye gayret edip geri kalan yüzde 80’i görmezden geldiği bir yönetim süreci, olsa olsa bir Titanik faciasıyla sonuçlanır.

Titanik ikinci defa batar ama bu sefer dümende siz olursunuz.

Tayfun Zaman

[1] Şeffaflık Derneği web sitesi (www.seffaflik.org)