OSB Yıldızları Araştırmması


Güven: 21. yüzyılın sermayesi

Elif Akın

Şirketlerin değerinin yüzde 20’si mali ve fiziki varlıklardan; yüzde 80 ise marka değeri, itibar ve güvenden oluşur. Eğer yönetim kurulları sadece buz dağının görünen kısmındaki riskleri yönetmeye odaklanıp kalan yüzde 80’i görmezden gelirse faciadan kaçmak imkansız olur.

Son 20 yıldır, ekonomik sosyal veya kültürel değişimi tanımlarken “Dünya küçüldü” tespitini popüler bir referans olarak kullandık. Oysa dünya küçülmedi, zaten küçüktü.

Elli bin yıl kadar önce modern davranışlarına kavuştuğu kabul edilen insanın olası hayatını düşünelim. Beş katlı bir apartmana sığacak kadar bireyden oluşan ve o bireylerin birbirlerini tamamlayan becerileri sayesinde tek bir organizma olarak hayatta kalan bir kabileden bahsediyoruz. Bu kabilelerden belki binlerce var ama birbirlerini bilmiyor ve dünyayı kendi ulaşabildikleri sınırlar kadar tanıyorlar.

Kişisel çıkarların, imtiyazların bir anlam taşımadığı bu kabilenin bir üyesi olarak kalmanız ancak üstünüze düşen görevi eksiksiz yapmanıza bağlı. Diğer üyelerin sizin tembelliğinizin doğuracağı zararı tolere etmediği bir toplulukta, üstünüze düşeni yapmazsanız tüm kabilenin hayatını riske atar, sonuç olarak da kendinizi sistemin dışında buluverirsiniz. Kabilenin ortak varlığına olan yararlı katkınız bittiğinde artık zarar vermeye başlamışsınız demektir. Yani birey olarak hayatta kamanız, kabilenin varlığından sorumlu olduğunuzu iyi anlamanız ve diğerlerinin sizin görevlerinizi yerine getiriyor olduğunuza duydukları güvene bağlıdır. Bu güveni kaybettiğiniz anda kabile için yararınızın bittiğine kanaat getirilir ve kendinizi ormanda yalnız dolaşırken buluverirsiniz.

Güven çok enteresan bir duygu… Hiçbir canlının doğasında yok

Hayatta kalma güdüsü ile doğduğunuz bu dünyada güven duygusunu ancak deneyimlerle geliştirebiliyorsunuz. Yani sosyal hayatı mümkün kılan güven, aslında sosyal canlıların hayat tecrübeleri ile geliştirdikleri ve hayatta kalma güdüsü karşısında son derece de kırılgan olan bir reaksiyon.

Gelin kabilemize geri dönelim.

Aradan geçen 50 bin yılda bu kabilelerin etki alanları sürekli olarak büyüdü. Keşifler ve kolonizasyon çağı bu büyümenin zıplama taşı oldu; sanayileşme 50 bin yılda kat edilen kültürel ve ticari genişleme kadarını sonraki 50 yıla sığdırdı. Bilim, iletişim ve ticaretin etkisiyle sınırlar ortadan kalktı ve dünya tekrar bir köy, üzerindeki 7 milyarı aşkın birey de insan kabilesinin birer üyesi haline geldi.

Dünya kaynaklarının sınırsız olduğu ancak bu kaynakları etkin kullanmayı mümkün kılacak teknolojilerin yokluğu yüzünden çetin bir hayatta kalma mücadelesi verdiğimiz günler geride kaldı. Bugün, teknolojinin neredeyse sınırsız olduğu ama dünya kaynaklarının yetersizliği sebebiyle yaşadığımız bir hayatta kalma mücadelesi içine girdik.

İronik ama 100 kişi başladığımız 50 bin yıllık bir yolculuğun sonunda, başladığımız noktaya 7 milyar kişi olarak geri döndük. Bir hayatta kalma mücadelesi içinde olduğumuz bilinciyle yaşayan paydaşları, şirketlerden bu kabilenin yararına bir gayret içinde olmalarını bekler hale geldiler. Bu gayreti gösterdiğine inanılmayan kamuoyu güvenini yitirmiş, şirketlerse kısa süre içinde kendilerini dışlanmış bulacaklar.

Küçülen dünyanın büyüyen şirketleri, hammaddeye ulaşım, operasyon giderleri ve teknoloji bakımından birbirlerine o kadar yakınlar ki, rakip firmalar birbirlerinin eşiti haline geldiler. Eskiden ürün kalitesiyle öne çıkma gayretinde olan şirketlerden bu gerçeği kavramış olanlar reklamlarında, markalarının yanında ilke ve değerlerinin ifadesi olan şirket isimlerine de yer vermeye başladılar.

Bu şirketler için “sorumlu bir kurumsal dünya vatandaşı olmak” hayatta kalabilmenin tek güvenilir yolu haline geldi. Gelin bu kavramı biraz daha açalım. Sorumlu kurumsal dünya vatandaşı sadece kendi paydaşları ve coğrafyasına karşı sorumluluklarını yerine getiren değil, dünya üzerindeki tüm  kurumların da benzer bir sorumluluk duygusuyla donatıldıkları, hareket ettikleri bir sosyo-ekonomik düzenin kurulmasına hizmet eden şirketlerdir. Bu tanım da bizi dünya kaynaklarının etkin kullanımı ile aramızdaki en büyük bariyeri, yani yolsuzluğu iyi anlamak noktasına getiriyor.

Önce yolsuzluğun tanımlarına bir bakalım…

Yolsuzluk, kamu görevinin özel çıkar sağlamak için kötüye kullanılmasıdır. (Dünya Bankası)

Yolsuzluk, kamu güç, görev ve yetkisinin rüşvet, irtikap, kayırmacılık, sahtekarlık ve zimmet yoluyla özel çıkar elde etmek için kötüye kullanılmasıdır. (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı)

Yolsuzluk, 4 Ocak 2009 tarihli Avrupa Konseyi Yolsuzlukla Mücadele Özel Hukuk Sözleşmesi’nin 2. Maddesine göre; “…doğrudan doğruya ya da dolaylı yollardan rüşvet ve yasadışı bir menfaat temin eden kişinin yürüttüğü görevlerin veya gerekli davranışların yasalara uygun bir şekilde yerine getirilmesinde sapmalara yol açan rüşvet veya başka her türlü yasadışı menfaatin talep edilmesi, teklif edilmesi, verilmesi ya da kabul edilmesi” olarak açıklanmaktadır.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü, yolsuzluğu sadece “kamu gücüyle” sınırlı olmayan herhangi bir görevin özel çıkarlar için kötüye kullanılması olarak tanımlar. (www.seffaflik.org)

Yasalar ve kurumlar yolsuzlukla ilgili tanımı bu kadar net yaparken bizler “Burada işler böyle yürür” , “Bu işin gereği paylaşmaktır” , “Biz yapmazsak rakip yapar” , “Bu rüşvet sayılmaz, olsa olsa hediye olur” gibi bahanelerle yolsuzluğu rasyonalize etmeye yani sulandırıp rengini açmaya çalışırız.

Konu yolsuzluk olduğunda, alan ahlaksızlığından veren ise çaresizliğinden veriyordur. Kimse rüşvet vermemiştir, veren birilerini tanıyordur. Yapmayın... Özel sektörün artık yolsuzlukla mücadelenin sadece bir devlet politikası değil etkin iş yapma biçimi olduğunu görmesi ve bu mücadeleye aktif destek vermesinin zamanı geldi.

Kaynakları hızla tükenen, dakikada 21 çocuğun önlenebilir sebeplerden öldüğü, 1 milyar insanın açlık sınırında yaşadığı dünyamızda, yolsuzluk ekonomisinin 1 trilyon dolar (Türkiye’nin GSMH’sinin neredeyse 1,5 katı) mertebesine ulaşması, dünyanın mali kaynaklarını kullanmaktaki sorumsuzluğumuzun göstergesi değilse nedir?

Üstelik yolsuzluk ekonomisinin bir de çarpan etkisi var. Dünyada 1 trilyon doların hangi kaynakların sömürülmesine veya sorumsuz kullanımına göz yumulmasına harcanmış olabileceğini düşündüğünüzde karşılaştığınız manzara daha da akıl almaz hale geliyor.

Yolsuzlukla ilgili bir diğer husus da bunun ülkesel veya bölgesel bir sorun olmadığıdır. 21. yüzyılda, Endonezya ve Brezilya’daki yağmur ormanlarından kesilen her ağaç İstanbul’ da Paris’ de veya Londra’ da doğan çocuğun geleceğini direkt etkiliyor.

Sonuç: Yolsuzlukla mücadele, her şirketin kurumsal vatandaşlık görevi gereği topluma, çağına ve geleceğe karşı sorumluluğudur.

Burada bir sonuca ulaştık ama bu sonuç hayatımızı değiştirecek olsaydı bugüne kadar değiştirirdi.

Yolsuzluğa bir de işadamı gözüyle bakalım…

Dünya Bankası verilerine göre yolsuzluk dünyada iş yapma maliyetlerini ortalama yüzde 10 artırırken bu oran gelişen ekonomilerde yüzde 17- yüzde 20 aralığını buluyor.

Lütfen yanılmayın... Yüzde 20 verilen rüşvetin oranı değil; yolsuzluk sebebiyle oluşan suni maliyet. Yani siz yolsuzluğa karışsanız da karışmasanız da içinde olduğunuz ekonomide, yolsuzluk etkisiyle şişmiş olan iş yapma maliyetindeki artış.

Gelin iyimser olalım ve Türkiye için bu oranın yüzde 15 mertebesinde olduğunu düşünelim. En sade haliyle görev tanımı “şirketinin verimliliğini artırmak ve en etkin kaynak kullanımıyla en yüksek karlılığı elde etmek” olan genel müdürünüzün, yüzde 15’lik yolsuzluk enflasyonunu bir tasarruf imkanı olarak görmek yerine yolsuzluğu kendi zihninde “normalleştirmek” suretiyle bu maliyeti daha da artıracak bir yöntemi etkin iş yapma biçimi olarak seçmesine anlam verebilir misiniz?

Kurumsal risk yönetimi dendiğinde, aile değerlerinizi yansıtan, soyadınızı verdiğiniz şirketinizin, elde etmek için yıllarca çabaladığınız itibarını yönetmek yerine kolayı seçen ve kur riski gibi aslında mekanik verilerle çok da kolay yönetilecek riskleri kendine çalışma alanı olarak seçen risk yöneticinizin işini doğru yaptığını düşünebilir misiniz?

Gelin bir de konuya yatırım planlaması gözüyle bakalım. Bir şirketin yüzde 15 verim artışı için yapması gereken teknoloji yatırımını, bu teknolojiye bağlı eğitim ve insan kaynağı planlamasını, yatırımın finansal ve operasyonel maliyetini düşünün. Diğer taraftan yolsuzlukla mücadele, altyapı ve teknoloji yatırımı gerektirmeyen, rakiplerinizle ortak bir çaba ile yürüttüğünüz, aktörü olduğunuz pazardaki iş yapma maliyetlerini düşürürken itibarınızı, çalışan ve müşteri sadakatini, marka değerinizi de geliştiren bir yatırım.

Başarılı yönetim kavramının anlamının değiştiğine ve yönetici sorumluluğunun şirket karlılığı ile sınırlı olmadığına işaret eden birçok örnek daha vermek ve sizi zaten çok iyi bildiğiniz şeyleri hatırlamaya davet etmek yerine yazıma sevgili Salim Kadıbeşegil’ den esinlendiğim bir benzetmeyle son vermek istiyorum.

Bir an için Titanic’in yardımına giden geminin kaptanı olduğunuzu düşünün... Geminiz ne dünya rekoru kırmak için tasarlanmış bir transatlantik ne de yolcularınız Avrupa’nın krem tabakası.

Geminiz de ticaretiniz de mütevazı olduğu için facialardan kaçınmayı hep becermiş, küçük geminizin kaptan köşkünün güvenli ortamında seyrinizi yapmışsınız. Ama felakete de tanık olmuşsunuz. 14 Nisan 1912 gecesini yaşadıktan sonra parmaklarınız dümeni bir başka kavramaz mı? Ya da gözleriniz ufku bir başka taramaz mı?

1960’lardan bugüne dünya piyasaları, kimi yerel, kimi bölgesel nice krizler gördü. Global olsun veya olmasın her kriz, yaşayanlar için de tanık olanlar için de birer felaketti; buna rağmen şirketlerin dümenini tutan parmaklar, ufku tarayan gözler pek de bir şey öğrenmediler. Öğrenmemiş olmalılar zira yeni felaketleri yaşamak için pek de uzun beklemek durumunda kalmadık.

Şirket değerinizin yüzde 20’si mali ve fiziki varlıklardan yüzde 80 ise marka değeri ve itibar gibi mali olmayan varlıklardan oluşurken, yönetim kurulunuzun buz dağının görünen kısmındaki riskleri yönetmeye gayret edip geri kalan yüzde 80’i görmezden geldiği bir yönetim süreci, olsa olsa bir Titanic faciasıyla sonuçlanır. Titanic ikinci defa batar ama bu sefer dümende siz olursunuz.

Tayfun Zaman