Turkishtime AR-GE 250


Rekabet, Sanayi Politikaları ve İnovasyon İlişkisi Üzerine

Turkishtime Dergi

Dr. Fevzi M. TOKSOY

 

Dünyanın yeni bir iktisadi devinim içerisine girdiğini kolaylıkla gözlemleyebiliyoruz. Özellikle gelişmiş toplumlarda ortaya çıkan ve tüm dünyaya kolayca yayılan yeni ürün ve hizmetlerin büyüklükleri, yüz yıllık geleneksel sanayi üretimlerini yakalayıp çok kısa bir süre içerisinde de geçiyor. Üretim süreçleri ve dolayısıyla tüketici beklentileri eskisinden daha hızlı değişiyor. Tüketici her alanda ‘şahsının o anki ihtiyaçlarına özel’ ürünler talep ediyor. Arabaya ve ehliyete sahip olmadan arabalı bir hayat, resepsiyonu olmayan bir otel odası, bakkalıyla konuşan bir buzdolabı, tercihlerini bilen, öngören ve anlayan bir dünya istiyor. Girişimci de daha teknolojik üretim, daha az bürokrasi, daha yalın ticaret akışı, veri güvenliği, alternatif ödeme araçları istiyor.

Tüm bu süreçlerin sosyolojik analizini yapmak veya iktisat teorisindeki devrimsel anlamı üzerine konuşmak beni aşar. Benim değerlendirmeye çalışabileceğim boyut “sanayi politikaları, rekabet hukuku ve bunun inovasyon üzerindeki etkileri” olacak. İnovasyon terimiyle de “mucizevi ve yenilikçi ürün ve hizmet modeli” şeklindeki konvansiyonel çağrışım yerine, yukarıdaki tüketici ve girişimci taleplerinin nihai çıktısını tanımlıyorum basitçe.

Çok bilindik bir denklem vardır: rekabet olmazsa inovasyon olmaz. Bu müthiş denklem her çağda geçerlidir. Rekabet, herhangi bir pazardaki oyuncuların birbirlerini geçmek için yaptıkları yarıştır. Bu yarışın adil olması kaçınılmazdır. Varsayılan adil rekabeti nasıl uygulamalar ortadan kaldırır? Mesela fiyatları rakiplerle beraber belirlemek, teknolojik gelişmenin hızına birlikte karar vermek, pazarları ve müşterileri/ihaleleri paylaşmak. Bu uygulamaların hepsi tüketicinin beklentilerini suni bir şekilde şekillendirirken gelişimi de yavaşlatır. Tüketicinin rekabet olsaydı katlanacağı maliyetten daha fazlasının cebinden çıkması sonucu da cabası. Tabi bu kartel oyununu oynayabilmek için pazarda benzer güçte ve büyüklükte üç, dört firmanın olduğu varsayılmalıdır. Bir de cesametiyle rakiplerine büyük fark atmış bir mega oyuncunun olduğu pazarlar var. Mesela Google’ın durumu buna net bir örnektir. Peki Google kimle rekabet edecek? Bu gibi durumlarda ise, bu büyük oyuncu, piyasa parametrelerini kendi ticari çıkarları doğrultusunda dayatabilir. Yani kartele ihtiyacı olmadan tüketiciye benzer külfetler doğuracak uygulamalara gidebilir. Mesela finansal gücünü kullanarak rakiplerinin ortaya çıkmasını engelleyebilir, gelirlerini maksimize etmek için fahiş fiyatlar uygulayabilir, patentlerinin lisanslamasını manipüle edebilir. Buna en güzel global örnek ise Intel firmasıdır. Intel, bilgisayar işlemcisi üreten mega bir şirkettir. Rakibi olarak ortaya çıkan AMD firmasının pazara girmesini engellemek için birçok bilgisayar üreticisine AMD işlemcili bilgisayar üretmemeleri için baskı yapmıştır. Intel’e muhtaç olan firmalar da bu baskılara boyun eğerek AMD ile çalışmayı keserek firmanın büyümesini ve Intel’e rakip olmasını durdurmuştur. Bu gibi durumlarda, alternatifi olmayan tüketici (veya müşterileri) koşulları kabul ederek canavarın büyümesine yardımcı olur. İşte rekabet hukuku bu tip uygulamalarla savaşmak için dizayn edilmiştir. Google ise arama motoru pazarındaki tartışılmaz pazar hakimiyetini arama sonucunda tüketicilere sunulan alışveriş tercihlerinde kendisiyle çalışan perakendecileri kayırarak diğer online alışveriş platformlarının Google arama sonuçlarında daha aşağıda (ve çoğunlukla ilk sayfadan sonra) çıkmalarını sağlamıştır. Kendisine yüklü ödemeler yapan perakendecileri ise üst sıralara taşıyarak tüketici algısını manipüle etmiştir. Hem Intel hem de Google bu uygulamaları sonucunda mahkûm olarak milyarlarca dolar ceza ödediler. Pazardaki rekabeti bir müsabakaya benzetecek olursak, rekabet hukukunu da hakeme benzetmek yanlış olmayacaktır. Tüketiciler de bu müsabakadan medet uman taraftarlar olacaktır. Beklentileri ise şikesiz, herhangi bir tarafın kayırılmadığı ve eşit güçler arasında bir yarıştan maksimum faydayı sağlamaktır. Daha hesaplı akıllı telefonlar, daha ucuz uçak bileti, daha uygun fiyatlı hammadde, daha iyi sağlık hizmeti ve sonucunda da sürekli bir inovasyon. İnovasyon tüketicinin ödülüdür. Piyasada faaliyet gösteren şirketlerin rakiplerini geçmek için ortaya çıkarttıkları gelişmenin adıdır inovasyon.

Peki inovasyonun ortaya çıkması için rekabet kurallarının uygulanması tek başına yeterli midir? Buna cevabım koca bir “hayır” olacaktır. Zira tüm bu devinim içerisinde değişmeyen bir kural daha var: eğitim olmadan inovasyona sahip olamazsınız. İşte yine çağlara meydan okuyan sabit bir denklem. Çocuk yuvasından başlayıp patent tesciline giden yoldur eğitim. Kimileri inovasyon yaparak patentini tescil eder, kimileri bunları geliştirir, kimileri de bu patentlerin ölçek ekonomilerine ulaşacak bir ekonomik faaliyet halini alması yolunda kaliteli ve talepkar tüketiciler olarak eğitimin nemasından faydalanır. Aynı kaliteli eğitimden nemalanan siyasetçi ve bürokratlar da bu oyunun kaliteli bir sahada adil bir şekilde akıllıca oynanması için gerekli altyapıyı sağlar. Yani inovasyonu sadece yurtdışında eğitim alan ve ülkesine dönen bilim insanlarıyla ekonomi politikanıza entegre edemezsiniz. Eğitim homojen olarak toplumun her kesimini yeni düzene hazırlar.

Tüm bu perspektiflerden baktığınızda, mal ve hizmet piyasalarında olması gereken rekabet ortamının aslında toplumun tüm ihtiyaçları için aynı derecede var olması gerektiği sonucuna ulaşıyoruz. Dolayısıyla, sadece mal ve hizmetlerin tabi olduğu rekabet kurallarının mükemmelen uygulanması tek başına tüketici refahının sağlanması için yeterli olmayacaktır. Rekabetçi eğitim, liyakate dayalı bürokrasi ve rekabetçi endüstri aslında rekabet ve inovasyon denkleminin ayrılmaz parçalarıdır. Ancak bu döngünün sağlanmasıyla rekabet, kaliteli toplum bireylerinin taleplerini seslendirdiklerinde bu talebe cevap vermesi gereken olgu olarak şekillenir. Sonucunda da, toplumda (veya ülkenizde) kaliteli tüketiciler ortaya çıkar ve daha iyi bir ürünün var olduğunu veya olabileceğini idrak ederek bu ürünü talep etmesi gerektiği içgüdüsüne sahip olur.

Yukarıda söz ettiklerim sadece yeni dünya teknolojileri ve gelişmiş toplum tüketicileri için geçerli değildir. Her ülkenin, seviyesi ne olursa olsun, kendi ekonomik devinimi ve sanayi politikaları vardır. Veya olmalıdır. Rekabet hukuku uygulamaları da ülkenin sanayi politikasıyla eşgüdümlü olmalıdır. Ülkenin nihai refah hedefi doğrultusunda kullanılmalıdır. Aksi taktirde okyanustan tefrik ettiğiniz bir akvaryum içerisindeki balıkların arasındaki rekabeti düzenlemenin önüne geçilemez. Global rekabete entegre olamazsanız yaşayamazsınız. Bir fındık ülkesi olan Türkiye’nin Nutella’da vücut bulan hikayesidir bu. Tarlada 1 TL olan ürünün raflarda 10 TL olmasının macerasıdır. Teknolojiye, enerjiye ve müptela tüketimine (tütün, alkol vb) tüketicinin ancak yüksek vergiler ödeyerek ulaşması dramıdır. Bir üçüncü dünya ülkesinde temel insani ihtiyaç maddelerinin (gıda, sağlık hizmetleri, iletişim ve barınma gibi) hangi süreçlerle tüketiciyle buluştuğunun dizaynıdır sanayi politikası.

Bir coğrafyanın dünya ticaret akımlarındaki yeri, malların ve hizmetlerin serbestçe girip çıkması, teknik engellerin sanayi politikası ile rasyonel biçimde bağlantılı olup olmaması gibi birçok faktör o coğrafyadaki tüketicilerin refahına etki eder. Tüm bu faktörlerin dikkate alınması için ise bir ülkenin hangi alanlarda rekabet edeceğini önceden belirlemesi gerekmektedir. Yani önce sanayi politikasını belirlemek, sonra bu doğrultuda savaşacak sermayedarları oluşturmak, sonra bunlar arasındaki koordinasyonu yönetmek, daha sonra ise dünya rekabetine açılmalarını sağlayacak yoğunlaşmalarını dizayn etmelerine imkân tanıyacak bir soluk aldırılmalıdır. Burada elbette tüketici refahını doğrudan hedef alan rekabet ihlallerinden söz etmiyorum. Zaten rekabet kurumlarının birincil önceliği bu tip oluşumlarla mücadele etmektir. Benim ifade etmek istediğim rekabet arenasındakilerin kayırılması da değil. Rekabet kuralları daha henüz bir alanda faaliyete geçmemiş potansiyel girişimcileri dahi korumalıdır, teşvik etmelidir. Hakemin adil olacağını bilerek arenaya çıkacaklarını bilmeleridir.

İfade etmek istediğim şey, rekabet kurallarını uygularken sanayi politikalarının nihai hedeflerini ön plana koymak gerekliliğidir. Gelişimin önüne geçebilecek kısıtlar getirilmemesidir.  İş adamı denen ‘tür’ tüccar da olsa sanayici de olsa içinde rekabet ateşiyle yanıp tutuşmalıdır. Bu türün illa tüketiciye fahiş fiyatla mal satmak veya rakibini hileyle yok etmek nihai hedefiyle hareket ettiğini varsaymak büyük bir hata olacaktır. Şayet bu tip uygulamaların ağırlıklı olduğu bir iş adamı profiliniz var ise bir hata yapıyorsunuz demektir. İş hayatınız güçlü olanın hayatta kalacağı yarışla şekillenmiyordur.

Yukarıda tasvir etmeye çalıştığım yeni dünya düzeninde, Türk iş adamının nihai rekabet alanı hedefi tüm dünya olmalıdır. Ülkemiz doğru sanayi politikaları ve eğitimle dünya sahnesinde –seçtiği alanlarda- kıyasıya rekabet eden sermayeler yaratması kaçınılmazdır. O sermaye ki, artık yeni dünyada kurumsal yapıların evrilmesiyle sadece kendisine ait değildir. Steve Jobs’ın “kendi şirketi” olan Apple’dan kovulması buna en güzel örnektir. Şirketler artık topluma aittir. Özellikle son dönemlerde teknoloji alanındaki hızlı gelişmelere baktığınızda, çok enteresan girişimci profilleri ile karşılaşmaktayız. UBER, Amazon, Tesla, Google gibiler bunların başlıcalarıdır. Yeni iş adamları bu profillerdir. Ama yine biliyoruz ki, bu şirketler ve kurucuları toplam kalitenin ürünleridir. Doğru sanayi politikalarının, adil rekabet kurallarının ve bilinçli tüketicilerin bir ürünüdür. Internet of Things, yapay zeka, Endüstri 4.0, Blockchain gelişmelerine seyirci kalmayanlar dünya’nın yeni sahipleri olacaktır. Bu treni kaçırmamak gerekir.